“ÖZEL OLMAK” ZORUNDA MIYIZ?
Kitabın Adı: Sıradan Olma Cesareti
Yazar: Ichiro Kishimi
“SIRADAN OLMA CESARETİ” ÜZERİNE
Bu kitabı Türkiye’de yayımlandıktan kısa süre sonra aldım ve bir eğitim sürecinde okuyup tamamladım. Kitabın bende bıraktığı en güçlü düşünce şu oldu: İnsan gerçekten başarılı olmak mı istiyor, yoksa başkalarının gözünde başarılı görünmek mi?
Ichiro Kishimi’nin Sıradan Olma Cesareti, sürekli kendisini başkalarıyla kıyaslayan, takdir edilme ihtiyacı hisseden ve “özel biri olmalıyım” düşüncesinin ağırlığını taşıyan insanlara farklı bir pencereden bakıyor.
Kitap aslında bize “başarılı olmayın”, “hedef koymayın” veya “kendinizi geliştirmeyin” demiyor. Tam tersine çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor:
Değerli bir insan olabilmek için mutlaka olağanüstü biri olmak zorunda mıyız?
Kishimi’nin cevabı oldukça açık: Hayır.
İnsan, başkalarından üstün olmadan da değerlidir. Başkalarını geçmeden de gelişebilir. Alkışlanmadan da doğru bildiği bir hayatı yaşayabilir.
Belki de kitabın en önemli çağrısı tam burada başlıyor: Başkalarının bize verdiği puanlarla kendi hayatımızın değerini ölçmekten vazgeçmek.
NEDEN “ÖZEL” OLMAK İSTİYORUZ?
Kitabın merkezinde basit görünen fakat üzerinde düşünüldüğünde oldukça sarsıcı bir soru bulunuyor:
“Neden sıradan biri olmak bize bu kadar korkutucu geliyor?”
Modern insan yalnızca iyi bir hayat yaşamak istemiyor. Daha başarılı, daha bilgili, daha zengin, daha üretken, daha güzel, daha çok tanınan veya daha fazla takdir edilen biri olmayı da arzuluyor.
Sorun, gelişmek istememizde değil. Sorun, gelişmeyi kendi değerimizin şartı hâline getirdiğimizde başlıyor.
“Başarılı olursam değerliyim.”
“Beni takdir ederlerse önemliyim.”
“Başkalarından daha iyi olursam yeterliyim.”
Bu düşünceler insanı farkında olmadan bitmek bilmeyen bir yarışın içine sokabiliyor.
Çünkü karşılaştırmanın sonu yok.
Sizden daha başarılı, daha zengin, daha bilgili veya daha fazla takdir edilen birileri her zaman bulunabilir. Böylece huzur sürekli geleceğe ertelenir:
“Biraz daha başarılı olayım, sonra rahatlarım.”
Fakat o “biraz daha” çoğu zaman hiç bitmez.
YARIŞI KAZANMAK DEĞİL, YARIŞ PİSTİNDEN ÇIKMAK
Kitaptan çıkarılabilecek en çarpıcı düşüncelerden biri şudur:
Belki de çözüm yarışı kazanmak değil, hayatı sürekli bir yarış olarak görmekten vazgeçmektir.
Bu, tembellik etmek veya gelişmemek anlamına gelmez.
İnsan yine çalışabilir, öğrenebilir, üretebilir, hedefler koyabilir ve başarılı olabilir. Fakat bunu başkalarını geçmek veya onların gözünde değer kazanmak için değil; kendi yeteneklerini geliştirmek ve yaşadığı dünyaya katkıda bulunmak için yapabilir.
Aradaki fark küçük görünse de insanın hayatla kurduğu ilişkiyi bütünüyle değiştirebilir.
“SIRADAN OLMAK” VASAT OLMAK DEĞİLDİR
Kitabın belki de en kolay yanlış anlaşılabilecek tarafı burasıdır.
“Sıradan olma cesareti”, “Hiçbir şey yapma, hedeflerinden vazgeç, vasatlığı kabul et” anlamına gelmiyor.
Kishimi’nin yaklaşımını şöyle özetlemek mümkün:
Değerli olabilmek için olağanüstü olmak zorunda değilsin.
Burada iki uç arasında üçüncü bir yol öneriliyor:
“Herkesten üstün olmalıyım.” → Hayatı rekabete dönüştürür.
“Madem sıradanım, hiçbir şey yapmayayım.” → Gelişimi reddeder.
“Ben benim. Başkalarından üstün olmak zorunda değilim; fakat kendi imkânlarımı geliştirebilirim.” → Kitabın işaret ettiği daha sağlıklı yol budur.
İşte “sıradan olma cesareti” tam olarak burada anlam kazanıyor.
“ÖZEL OLMA” İHTİYACI NEREDEN GELİYOR?
Kishimi, özel olma ihtiyacının köklerini çocukluk yıllarına kadar götürüyor.
Çocuk görülmek, sevilmek, kabul edilmek ve değerli bulunmak ister. Bazen bunun yolunun başarılı, uslu, zeki veya örnek bir çocuk olmaktan geçtiğini öğrenir.
Buradaki tehlike, zamanla şu düşüncenin yerleşmesidir:
“Ben olduğum için değerliyim” yerine, “Başarılı olduğum sürece değerliyim.”
Bu düşünce yetişkinlikte de devam ettiğinde kişi iş hayatından sosyal ilişkilere kadar sürekli kendisini kanıtlamak zorunda hissedebilir.
Başarı artık bir hedef olmaktan çıkarak kişinin kendi değerini ispatlama aracına dönüşür.
ÜSTÜNLÜK DUYGUSUNUN ARDINDA NE VAR?
Kitabın dikkat çekici konularından biri de üstünlük ve aşağılık duygusu arasındaki ilişkidir.
İnsan bazen kendisini “daha eğitimli”, “daha kültürlü”, “daha başarılı” veya “daha önemli” göstererek değerini kanıtlamaya çalışabilir.
Fakat burada sorulması gereken soru şudur:
Gerçekten kendimizden eminseniz, bunu sürekli başkalarına kanıtlama ihtiyacı duyar mısınız?
Bu açıdan bakıldığında sürekli üstünlük gösterme ihtiyacı, bazen güçlü bir özgüvenden çok kırılgan bir özdeğer duygusunun işareti olabilir.
KENDİNİ KABUL ETMEK, DEĞİŞMEMEK DEĞİLDİR
Kendini olduğu gibi kabul etmek çoğu zaman yanlış anlaşılıyor.
Kendini kabul etmek:
“Ben böyleyim, değişmem.”
demek değildir.
Daha çok:
“Bugün bulunduğum yeri inkâr etmiyorum ve gelişmeye buradan başlıyorum.”
demektir.
İnsan eksiklerini kabul edebilir, fakat kendisini eksikliklerinden ibaret görmek zorunda değildir.
Bu düşünceyi şöyle özetlemek mümkün:
Olmak istediğin hayalî kişiden değil, bugün olduğun gerçek kişiden başla.
ONAYLANMA İHTİYACI VE ÖZGÜRLÜK
Kitabın önemli meselelerinden biri de başkalarının onayına duyduğumuz ihtiyaçtır.
İnsan bazen farkında olmadan hayatının büyük bölümünü başkalarının beklentilerini karşılamak için yaşayabilir.
Ailesi ne der?
Arkadaşları ne düşünür?
İş arkadaşları nasıl değerlendirir?
Toplum nasıl karşılar?
Sosyal medyada kaç kişi beğenir?
Bu sorular hayatımızın merkezine yerleştiğinde, kendi hayatımızın yönetimini yavaş yavaş başkalarının eline bırakabiliriz.
Kishimi’nin Adlerci yaklaşımında özgürlük, herkes tarafından beğenilmekten değil, herkes tarafından beğenilme zorunluluğundan kurtulmaktan geçer.
BAŞKALARININ DÜŞÜNCESİ KİMİN GÖREVİ?
Adler psikolojisinin önemli kavramlarından biri olan “görevlerin ayrıştırılması” burada devreye girer.
Benim nasıl davranacağım benim sorumluluğumdur.
Fakat benim hakkımda başka bir insanın ne düşüneceği, nihayetinde onun alanına girer.
Bu ayrımı yapamadığımızda hayatımızı başkalarının düşüncelerini kontrol etmeye çalışarak geçirebiliriz.
Oysa herkesi memnun etmek mümkün değildir.
Bu nedenle kitap, insanın kendi sorumluluğunu üstlenirken başkalarının değerlendirmelerini hayatının tek ölçüsü hâline getirmemesini öğütler.
ÖVGÜDEN ÇOK EŞİTLİK VE TEŞEKKÜR
Adlerci yaklaşımın ilginç taraflarından biri de övgü meselesidir. Övgü bazen farkında olmadan dikey bir ilişki oluşturabilir: Değerlendiren ve değerlendirilen. Buna karşılık “teşekkür etmek”, karşımızdaki insanın katkısını fark eden daha yatay bir ilişki kurabilir. Buradaki temel mesele şudur:
İyiliği, başarıyı veya doğru davranışı alkış almak için mi yapıyoruz; yoksa gerçekten doğru ve anlamlı bulduğumuz için mi? Bu soru yalnızca çocuk yetiştirirken değil, iş hayatında ve günlük ilişkilerde de üzerinde düşünülmeye değer.
BAŞARI YERİNE “KATKI”YI ÖLÇMEK
Kitabın bana göre en kıymetli düşüncelerinden biri burada ortaya çıkıyor.
İnsan kendisine sürekli:
“Başkalarından ne kadar üstünüm?”
diye sorarsa hayatı bir sıralama tablosuna dönüşür.
Fakat soruyu değiştirip:
“İnsanlara ve içinde bulunduğum topluma ne kadar katkıda bulunabiliyorum?”
diye sorduğunda hayatın anlamı da değişmeye başlar.
Birinci soru rekabet üretir.
İkinci soru ilişki, aidiyet ve anlam üretir.
KİTABIN YEDİ TEMEL DURAĞI
Kitap boyunca ele alınan düşünceler genel olarak şu yedi başlık etrafında ilerliyor:
-
Neden özel olmak zorunda olduğumuzu düşünüyoruz?
-
Özel olmak isteyen kişinin kırılgan üstünlük duygusu
-
Sıradan olmanın gerçek anlamı
-
Aşağılık duygusunun aşılması
-
İş hayatında özgüvenle hareket etmek
-
Olduğun hâlinle kendinden başlamak
-
Başkalarının değil, kendi hayatını yaşamak
Bana göre bu yedi bölüm tek bir cümlede özetlenebilir:
“Hayatının değerini başkalarının sana verdiği puanla ölçmeyi bırak.”
Bu ifade benim kitaptan çıkardığım özet düşüncedir; doğrudan kitap alıntısı değildir.
KİTAPTAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ 7 DERS
1. Değerli olmak için özel olmak zorunda değilsiniz.
İnsan değeri yalnızca başarı, statü, servet veya takdirle ölçülemez.
2. Kıyaslamanın sonu yoktur.
Kendinizi sürekli başkalarıyla karşılaştırırsanız huzur daima bir sonraki başarıya ertelenir.
3. Herkesin sizi beğenmesini sağlayamazsınız.
Başkalarının düşüncelerini kontrol etmeye çalışmak insanı özgürleştirmez; aksine onların değerlendirmelerine bağımlı hâle getirebilir.
4. Kendinizi kabul etmek gelişmekten vazgeçmek değildir.
Gerçek değişim, mevcut durumumuzu inkâr etmeden kabul etmekle başlayabilir.
5. Başarı kadar katkı da önemlidir.
“Ne kadar öndeyim?” yerine “Ne kadar faydalıyım?” sorusu insanın hayatla ilişkisini değiştirebilir.
6. Hayat yalnızca gelecekte başlayacak bir şey değildir.
Sürekli gelecekteki başarıya hazırlanırken bugün yaşadığımız hayatı kaçırmamak gerekir.
7. Sıradanlık değersizlik değildir.
Belki de insanın ihtiyacı herkesten farklı olduğunu ispatlamak değil, kendi hayatını olduğu hâliyle sahiplenebilmektir.
PSİKOLOJİ AÇISINDAN KİTAP
Sıradan Olma Cesareti yalnızca kişisel gelişim kitabı olarak okunmamalıdır. Eserin düşünsel arka planında Alfred Adler’in bireysel psikoloji yaklaşımı bulunur.
Bu çerçevede kitapta öne çıkan bazı düşünceler; kişinin geçmişinin hayatını mutlak biçimde belirlediği fikrinin sorgulanması, aşağılık ve üstünlük duyguları, başkalarının onayından bağımsızlaşma, görevlerin ayrıştırılması, topluluk hissi ve insanın kendisini başkalarına yaptığı katkı üzerinden de değerlendirebilmesidir.
Burada önemli bir ayrıntı vardır: Adlerci yaklaşımın travma ve geçmiş yaşantıların etkisi konusundaki görüşleri, modern psikolojideki bütün yaklaşımların ortak görüşü değildir. Bu nedenle kitabı, psikolojinin tartışmasız bilimsel hükümlerini veren bir eser olarak değil; Adlerci psikoloji üzerinden insanın hayatına farklı sorular yönelten felsefî-psikolojik bir çalışma olarak okumak daha doğru olacaktır.
GÜNÜMÜZE MESAJI NEDİR KİTABIN?
Bence Sıradan Olma Cesareti insana başarısızlığı öğretmiyor; başarının kölesi olmamayı öğretiyor. Hedeflerinden vazgeç demiyor; hedeflerinin seni esir almasına izin verme diyor.Kendini geliştirme demiyor; kendini başkalarıyla kıyaslayarak geliştirmeye çalışma diyor.
Özel olma demiyor; değerli olabilmek için özel olmak zorunda olduğunu düşünme diyor. Belki de kitabın insana sordurduğu en önemli soru şudur:
“Kimse görmese, kimse alkışlamasa, kimse takdir etmese; bugün yaptığım şeyleri yine yapmak ister miydim?”
Bu soruya vereceğimiz cevap, ne kadar kendi hayatımızı, ne kadar başkalarının bizim için tasarladığı hayatı yaşadığımız konusunda önemli bir ipucu verebilir.
MERAKLISINA NOT
• “Sıradan olma cesareti”, vasatlığı kutsamak değil; insanın değerini başarı sıralamalarından bağımsızlaştırmak anlamında okunabilir.
• Kitaptaki “özel olma” eleştirisi, hedef sahibi olmaya değil; insanın kendi değerini yalnızca başarı ve başkalarının onayı üzerinden belirlemesine yöneliktir.
• Adlerci düşüncede topluluk hissi önemlidir. İnsan yalnızca “Ben ne kazandım?” sorusuyla değil, “Ben neye katkıda bulundum?” sorusuyla da hayatını anlamlandırabilir.
• Kitabın belki de günümüz açısından en dikkat çekici tarafı, sosyal medya çağındaki sürekli karşılaştırma kültürüne karşı güçlü bir düşünsel zemin sunmasıdır.
• Kitap bittikten sonra okuyucunun kendisine sorabileceği en güzel sorulardan biri şudur: “Ben gerçekten ne istiyorum; ne kadarını başkalarına göstermek için istiyorum?”
SON SÖZ
Sıradan Olma Cesareti, “Daha azını isteyin” diyen bir kitap değil. Bana göre daha çok, “Neden istediğinizi bir kez daha düşünün” diyen bir kitap.
İnsan, “Başkalarından ne kadar üstünüm?” diye sormak yerine, “Birilerine ne kadar faydalı olabiliyorum?” diye sormaya başlar. Bu iki soru insanı tamamen farklı yerlere götürür. Birincisi rekabet, ikincisi ise ilişki ve anlam üretir.
Başarı güzel olabilir. Takdir görmek güzel olabilir. İnsanların bizi sevmesi ve yaptığımız işleri beğenmesi de güzeldir.
Fakat bütün bunlar insanın kendi değerinin şartı hâline geldiğinde özgürlük azalır.
Belki de gerçek cesaret, herkesten üstün olmaya çalışmak değil; başkalarından üstün olmadan da değerli olduğumuzu kabul edebilmektir.
Ve belki de “sıradan olma cesareti” tam olarak budur.