Ya Bir Sabah Her Şey Değişseydi?

Bir sabah uyandığınızı düşünün. Adınızın size ait olduğunu söylüyorsunuz ama kimse sizi tanımıyor. Evinizin kapısına gidiyorsunuz; içeridekiler sizi yabancı sanıyor. Telefonunuzda size ait hiçbir kayıt yok. Arkadaşlarınız sizi hatırlamıyor. Aynaya baktığınızda gördüğünüz yüz bile size yabancı geliyor.

Böyle bir durumda insanın aklına ürpertici bir soru gelebilir: “Herkes beni unutmuşsa, ben hâlâ aynı kişi miyim?”

Elbette bu bir düşünce deneyidir. Fakat bizi önemli bir gerçeğe götürür: İnsan yalnızca kendi zihninin içinde yaşamaz. Kimliğimizin bir bölümü hatıralarımızdan, değerlerimizden ve kendi benlik algımızdan; bir bölümü de ilişkilerimizden, rollerimizden ve içinde yaşadığımız sosyal dünyadan beslenir.

Zihin Her Düşündüğüne İnanmalı mı?

İnsan zihni olağanüstü bir yeteneğe sahiptir: Henüz gerçekleşmemiş olayları düşünebilir, geçmişi yeniden canlandırabilir, geleceği tasarlayabilir. Bu özellik medeniyet kurmamızı sağlayan güçlerden biridir. Fakat aynı yetenek bazen bize karşı da çalışabilir.

Telefon çalmaz, “Kesin bana kızdı” deriz. Birisi selam vermeden geçer, “Beni artık sevmiyor” diye düşünürüz. Patron görüşmek ister, “Kesin kötü bir şey oldu” sonucuna varırız. Başımız ağrır, “Ya ciddi bir hastalıksa?” diye endişeleniriz.

Ortada henüz kesin bir gerçek yoktur. Ama zihin boşlukları tahminlerle doldurmaya başlamıştır. Sorun düşünmek değildir. Sorun, düşüncenin gerçekle aynı şey olduğunu zannetmektir. İnsan zihninden geçen her düşünce bir bilgi değildir; bazıları ihtimal, bazıları korku, bazıları hatıra, bazıları ise yalnızca zihinsel bir senaryodur.

Zihnin Aynı Yerde Dönüp Durması: Ruminasyon

Psikolojide bunun önemli karşılıklarından biri ruminasyon, yani tekrarlayıcı olumsuz düşünmedir. İnsan aynı soruları tekrar tekrar düşünür: “Niye böyle oldu?”, “Keşke bunu söylemeseydim”, “Ya tekrar olursa?”, “Beni neden böyle gördü?”

Fakat düşünmek her zaman çözmek değildir.

Ruminasyon konusunda öncü araştırmacılardan psikolog Susan Nolen-Hoeksema, kişinin olumsuz duygu ve problemlerin nedenleri ve sonuçları üzerinde tekrar tekrar düşünmesinin, problemi çözmek yerine olumsuz ruh hâlini sürdürebildiğini gösteren önemli çalışmalar yaptı.

Psikolog Edward Watkins ve çalışma arkadaşlarının değerlendirmeleri de bu düşünme biçiminin problem çözmeyi zorlaştırabileceğini ve olumsuz ruh hâlinin sürmesinde rol oynayabileceğini gösteriyor.

Ancak önemli bir ayrım var: Her çok düşünen insan hasta değildir. Her yalnız kalan insan ruminasyona girmez. Her zihinsel boşluk da zararlı değildir. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan oturmaya, dinlenmeye, hayal kurmaya ve düşünmeye ihtiyaç duyar. Tehlikeli olan dinlenmek değil; aynı olumsuz düşüncenin içinde dönüp durmak ve düşünceyi gerçek sanmaya başlamaktır.

Demirlemeyen Gemi Savrulur

Zihni bir gemiye benzetebiliriz. Denizin dalgalı olması bizim elimizde değildir. Hayatta kayıp, belirsizlik, reddedilmek ve başarısızlık vardır. Fakat geminin bir pusulasının ve gerektiğinde demir atabileceği sağlam bir yerin bulunması önemlidir.

İnsan için bu “demir”; inancı, değerleri, anlamlı ilişkileri, sorumlulukları, üretimi, bilgiyi ve hayatına yön veren bir amacı olabilir. Psikolojide “hayatta anlam” üzerine yapılan araştırmalar da anlam duygusunun iyi oluş açısından önemli olduğunu gösteriyor.

Hayatında anlam bulan insanın hiçbir psikolojik problem yaşamayacağını elbette söyleyemeyiz. Fakat anlam ve amaç duygusunun insanın psikolojik dayanıklılığını destekleyen kaynaklardan biri olduğu söylenebilir.

Kur’an’ın Dikkat Çektiği Nokta

Kur’an’da insanın gayret, yöneliş ve sorumluluk içinde yaşamasına ilişkin dikkat çekici bir ifade vardır:

“Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul. Ve yalnız Rabbine yönel.”
(İnşirâh, 94/7-8)

Bu ayeti “İnsan bir saniye bile boş durmamalıdır” şeklinde okumak doğru olmayabilir. İnsan dinlenir, uyur, tefekkür eder ve bazen hiçbir şey yapmadan durmaya da ihtiyaç duyar. Buradan çıkarılabilecek daha ölçülü mesaj, bir işi tamamladıktan sonra insanın gayretini ve yönelişini bütünüyle terk etmemesidir.

İnsan hayatını amaçsızlığa teslim etmek yerine yeniden yönelir, gayret eder ve Rabbine bağlanır. Bu bakımdan psikolojinin “amaç ve anlam” üzerine söyledikleriyle dinî düşüncenin insanı gayeye yönelten yaklaşımı arasında dikkat çekici bir temas noktası kurulabilir.

Vesvese: Düşünce ile Gerçeği Ayırabilmek

Kur’an’da vesvese kavramı da dikkat çekicidir. Nâs Suresi’nde “insanların göğüslerine vesvese veren”den söz edilir. Vesvese ile psikolojideki ruminasyon aynı kavram değildir ve bunları birbirine eşitlemek bilimsel olarak doğru olmaz. Fakat iki kavram arasında düşündürücü bir ortak nokta vardır: İnsanın zihninden geçen her düşüncenin peşinden gitmesi gerekmez.

Kur’an ayrıca şeytanın insanı kuruntulara düşürebileceğine dikkat çeker: “Şeytan onlara vaatlerde bulunur ve onları kuruntulara düşürür. Oysa şeytanın onlara vaat ettiği şey aldatmadan başka bir şey değildir.” (Nisâ, 4/120)

Ancak bu ayeti depresyon veya anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıkların açıklaması olarak kullanmak doğru değildir. Psikolojik rahatsızlıkların biyolojik, psikolojik ve sosyal birçok nedeni olabilir. Dinî anlamdaki vesvese ile klinik psikolojideki rahatsızlıkları birbirinden ayırmak gerekir.

Dijital Çağ: Sorun Telefon mu, Onu Nasıl Kullandığımız mı?

Bugün zihnimizin karşı karşıya olduğu yeni bir mesele daha var: Kesintisiz uyaran. Mesajlar, videolar, haberler, bildirimler, yorumlar… Otobüs beklerken, yemek yerken, hatta uyumadan hemen önce bile ekrana bakıyoruz.

Fakat “Telefon kullanmak insanı ruhsal olarak bozar” gibi kolay bir sonuca varmak da doğru değildir. Dijital teknoloji sosyal ilişki kurmak, öğrenmek, üretmek ve bilgiye ulaşmak için son derece yararlı olabilir. Asıl mesele ne kadar, neden ve nasıl kullandığımızdır.

Özellikle sürekli karşılaştırma yapmak, uykudan fedakârlık etmek, gerçek ilişkilerden uzaklaşmak veya olumsuz içerikleri durmaksızın tüketmek sorun oluşturabilir. Dolayısıyla çözüm teknolojiden kaçmak değil, teknolojiyle kurduğumuz ilişkinin kontrolünü yeniden kazanmaktır.

Bilişsel Çarpıtmalar: Zihnin Küçük Tuzakları

Bilişsel Davranışçı Terapi geleneği, düşüncelerimizin duygularımız ve davranışlarımızla ilişkisine özellikle dikkat çeker.

Bir sınavdan düşük not alan öğrenci, “Ben başarısız biriyim”; ilişkisi biten kişi, “Kimse beni sevmeyecek”; işinde hata yapan çalışan ise “Kariyerim bitti” diye düşünebilir.

Oysa bunlar gerçek olmak zorunda değildir. Psikolojide felaketleştirme, aşırı genelleme ve siyah-beyaz düşünme gibi örüntüler, kişinin yaşadığı bir olayı olduğundan daha kesin ve mutlak yorumlamasına yol açabilir.

Bu nedenle yalnızca “Aklımdan ne geçiyor?” diye değil, “Aklımdan geçen şeyin kanıtı nedir?” diye de sormak gerekir.

Zihni Susturmak Değil, Yönetmeyi Öğrenmek

Çözüm, zihni sürekli meşgul ederek düşünmeye hiç fırsat bırakmamak değildir. Daha sağlıklı yaklaşım, düşüncelerimizle aramıza mesafe koyabilmektir.

“Başaramayacağım” yerine, “Şu anda başaramayacağıma dair bir düşünce zihnimden geçiyor” diyebiliriz.

“Kesin kötü bir şey olacak” yerine, “Zihnim şu anda kötü bir ihtimal üretiyor; fakat ihtimal, gerçek demek değildir” diyebiliriz.

Bu küçük dil değişikliği bile düşünce ile gerçek arasındaki farkı hatırlatabilir.

Peki Ne Yapabiliriz?

Zihni yönetmenin tek bir reçetesi yoktur. Fakat bazı temel yöntemlerden söz edilebilir: Sürekli düşünmek yerine çözülebilecek problem için küçük ve somut bir adım atmak; eğitim, sanat, spor, çalışma, gönüllülük, ibadet veya üretim gibi anlamlı uğraşlar edinmek; “Bunun kanıtı nedir?” ve “Başka bir açıklama mümkün mü?” sorularını sormak; dijital sınırlar oluşturmak; sosyal bağları korumak ve düşünceleri bastırmadan fark etmeyi öğrenmek.

Tekrarlayan düşünceler kişinin günlük hayatını, uykusunu, eğitimini, işini veya ilişkilerini ciddi biçimde bozuyorsa bunu yalnızca “irade eksikliği” ya da “iman zayıflığı” olarak değerlendirmek doğru değildir. Böyle durumlarda bir ruh sağlığı uzmanından destek almak gerekebilir.

Geminin Çapası Nerede?

Başlangıçtaki soruya dönelim. Bir sabah adınız, mesleğiniz, eviniz, sosyal statünüz ve insanların sizin hakkınızdaki bütün kanaatleri ortadan kalksaydı, geriye sizden ne kalırdı?

İnsan kimliğini yalnızca başkalarının onayına, sahip olduğu eşyalara veya sosyal statüsüne bağladığında hayatın değişimleri karşısında daha kırılgan hâle gelebilir. İnsanın bir iç pusulaya da ihtiyacı vardır: değerleri, inancı, anlamı, sevdiği insanlar, sorumlulukları ve gerçeği kendi korkularından ayırabilme becerisi.

Çünkü zihinden geçen her şey hakikat değildir. Kontrolsüz bırakılan düşünceler bazen insana olmayan tehlikeler gösterebilir, geçmişi tekrar tekrar yaşatabilir ve henüz gelmemiş geleceğin acısını bugünden çektirebilir.

Bu yüzden mesele zihni boş bırakmamak değil, zihnin dümenini bütünüyle korkulara bırakmamaktır.

İnsan düşüncelerinin sahibi olmayı öğrenmeli; düşüncelerinin esiri olmamalıdır.

MERAKLISINA NOT

  • Beyin bir “tahmin makinesi” gibidir: Zihin yalnızca olup biteni kaydetmez; eksik bilgileri geçmiş deneyimlerden hareketle tamamlamaya çalışır. Bu yüzden tahminlerimizi bazen gerçekmiş gibi hissedebiliriz.
  • Düşünceyi zorla kovmak ters tepebilir: “Bunu düşünmeyeceğim” diye uğraştığımız bazı düşünceler daha sık aklımıza gelebilir. Bu nedenle amaç her düşünceyi yok etmek değil, onun peşinden gitmemeyi öğrenmektir.
  • Duygu, düşüncenin doğru olduğunun kanıtı değildir: Bir şeyden çok korkmamız, onun gerçekten gerçekleşeceği anlamına gelmez. “Öyle hissediyorum, demek ki öyledir” zihnin sık düştüğü tuzaklardan biridir.
  • Zihin belirsizliği sevmez: Bilgi eksik olduğunda insan zihni boşlukları doldurmaya eğilimlidir. Problem, zihnin bu boşluğu bazen en kötü ihtimalle doldurmasıdır.
  • Hareket bazen düşünceden önce gelmelidir: Bazı sorunlarda daha fazla düşünmek yerine küçük bir eyleme geçmek zihinsel döngüyü kırabilir. “Her şeyi çözdükten sonra başlayacağım” düşüncesi insanı uzun süre aynı yerde tutabilir.
  • Kendimize söylediğimiz dil önemlidir: “Ben başarısızım” ile “Bu konuda başarısız oldum” aynı şey değildir. Birincisi bütün kimliği yargılar; ikincisi yalnızca yaşanan olayı tarif eder.
  • Sessizlik düşman değildir: Zihinsel sağlık için her boşluğu telefon, video veya işle doldurmak gerekmez. Asıl beceri, sessizlik içinde kalabilmek fakat zihnin ürettiği her senaryoya da inanmamaktır.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website