Tasavvufun büyükleri arasında yer alan Bayezid-i Bestami (Kuddise Sirruh) ariflerin sultanı olarak bilinip, Ebu Bekir Sıddık (Radiyallahu Anh)’a çok benzerdi. Künyesi Ebu Yezid olup, asıl ismi “Tayfur”dur.

Günümüzde birçok kimseye âlim, bilgin ya da felsefe kitaplarında da filozof diye hitap edilir, uzun uzun anlatılır. Şu kadar eser yazmış, şu kadar kitapları var denir. Evet, gerçekten de âlimler peygamberlerin varisleridir. Eserleri önemlidir. Fakat bakın Beyazıt-ı Bestami hazretleri gerçek âlimi nasıl tanımlıyor:

Bir toplulukta “Filan hoca ilmini filan zâttan almış… Falan âlim bilgisini şu medresede geliştirmiş…” şeklinde konuşmalar geçiyordu.

Bâyezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri onları dikkatle dinledi ve şöyle buyurdu:

“Bahsettiğiniz zâtlar ilmi ölüden almışlar, biz ise ilmimizi hiç ölmeyenden aldık.”

Hatay-Kırıkhan’da bulunan makam türbesi

Bu sözleri ile “Faydalı olan” mârifet ilminin kalbinde kaynadığını ve dilinden döküldüğünü anlatmaya çalışmışlardır. Beyazıt-ı Bestami, hakiki ilmin kitaplarda olduğu kadar “kalplerde de “ olmasını istemiştir. Kalbe girmeyen sadece kitaplarda kalan bilgi sadece kütüphane raflarını süsler. Ama bizim işimiz kitap yazmak, çok eser bırakmak değil diyen Bestami’nin bir beyanları da şöyle:

“Unuttuğunda cahil olacağı için, kitaplardan bazı şeyler ezberleyen kimselere âlim denmez. Hakiki âlim, öğrenmeden ve ezberlemeden, dilediği anda Hakk’tan ilim alabilen kimsedir.”

Yani, okuduğunu hazmeden, sonra uygulayan sonra bunu yaşayan ve yaşam biçimi haline getiren bilgi gerçek bilgidir ve bunun anlatılması yazılması aktarılması gerektiğini bizlere tavsiye ediyor. Yoksa tıpkı Kuran-ı Kerimde Allah C.C beyan ettiği gibi “Ey inananlar, neden yapmadığınız veya yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz” (Saf Suresi 2.ayet) ikazına maruz kalırız . Öğrenilen her bilgiyi önce biz kendimiz tatbik etmeli, bir yaşam biçimi haline getirmeli sonra da tavsiye etmeliyiz. Yoksa sadece belik kitap biriktiren koleksiyoner gibi oluruz.

Beyazıt-ı BEstami, bir gün bir camide fıkıh dersi okutan bir âlimin ders halkasına oturmuştu. O arada birisi bir feraiz meselesi sordu. “Birisi öldü, geride şu kadar malı ve şu şu yakınları kaldı, bunun mirası nasıl taksim edilir?” dedi. Fakih cevap vermeye çalışırken Bâyezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri kendisini alamadı ve “Ey üstad! Öldüğünde Allah’tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun?” dedi.

Orada bulunanlar hayretle birbirine bakıyorlardı. Sözlerine devam etti:

“Aslında insanın sahip olduğu hiç bir şeyi yoktur. Öldüğünde tıpkı önceden olduğu gibi, sadece Mevlâ’sı kalır. Çünkü insan dünyaya gönderilmeden önce de yalnızdı, bu âlemde de yalnızdır. Amma çoğu zaman yalnızlığının farkında değildir, ancak kabre konulduğu zaman anlar.”

Fakih onun bu hikmetli sözleri karşısında “Sen bu ilmi kimden aldın?” dediğinde “Ben bu ilmi Hakk’tan aldım.” buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurur:

“Sûfî; Kur’ân-ı Kerîm’i bir eline, Sünnet-i Seniyye’yi diğer eline alan; bir gözüyle Cennetʼe, öbür gözüyle Cehennemʼe bakan; dünyayı alt tarafına, âhireti de üstüne dolayarak ihrâma giren ve ikisinin arasından; «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk! / Buyur Allâh’ım! Emrine teslim ve hazırım!» diye Mevlâʼsına koşan kişidir.”

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri buyurur:

Dünyayı âhirete tercih eden bedbaht kişinin:

– Câhilliği bilgisinden,
– Gafleti zikrinden,
– Günahı sevâbından çok olur.
Âhireti dünyaya tercih eden sâlih kişinin ise:

– Sükûtu konuşmasından,
– Fakirliği zenginliğinden (yani zühd ve kanaati hırs ve tamahından),
– Son nefes endişesi, sevincinden fazla olur…”

 

Kaynak: http://www.hakikat.com/dergi/118/bsyz11807.html

Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullâhi aleyh) -3-

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website