Fahri Sarrafoğlu
Bir mumu dikkatlice izlediğinizde şunu fark edersiniz: Alev, ömrünün büyük kısmında sakin, dengeli ve verimli yanar. En parlak anı çoğu zaman ortasıdır; sonu değil. Sönmeye yaklaştığında ışığı artmaz, aksine küçülür, zayıflar ve kararır.
Peki neden zihnimizde hep “son anda parlayan ışık” imgesi vardır? Çünkü asıl dram, ışığın şiddetinde değil; dengesini kaybetmesindedir. İnsan da ölümü en çok sona yaklaşınca değil; hayatını ertelerken kaybetmeye başlar.
Mum son anda daha parlak olmaz; sadece daha çok titrer.
Sönmeye yaklaşan mum sessizce kararmaz. Çıtırdar. İşte o çıtırtı, hayatın son demlerindeki iç sıkıntısıdır: Tamamlanmamış cümleler, yarım kalmış hesaplar, geç kalınmış pişmanlıklar. Oysa biliriz; yaptığımız şeyler için duyduğumuz pişmanlık zamanla geçer, ama artık yapamayacağımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur. Alev tam da bu yükle dengesini kaybeder; sağa sola titrer, duvarlarda olduğundan büyük gölgeler oluşturur.
İnsan, en çok güçlü olduğu anlarda değil; titrediği anlarda hakikatini görür. Kişiliğinin karanlık taraflarından kaçamaz artık. Saklanan korkular, bastırılan pişmanlıklar ve susturulan sorular, son anlarda gölge gibi büyür.
Ve işte en çarpıcı olanı: Mum hiçbir zaman yavaşça yok olmaz. Bir an vardır, bir an sonra yoktur. Arada uzun bir veda, uzayan bir hüzün bulunmaz. Sadece ani, sert ve keskin bir sönüş. Belki de insan ömrü de böyledir: Ölüm yavaş yaklaşır ama bir anda gerçekleşir.
Yaşlılık ve ölüm parlak bir zirve değil; titrek bir istikrarsızlıktır. Son nefese kadar bir “çıtırtı” sürer: söylenmek istenen son bir söz, sorulacak son bir soru, hissedilecek son bir pişmanlık. Ve sonra ansızın gelen o büyük sessizlik.
Belki de mesele ne kadar uzun yandığımız değildir. Mesele, sönerken nasıl bir iz bıraktığımızdır. Titreyerek de olsa dimdik mi kaldık? Yoksa sessizce mi tükendik?
İnsandan sonra da yaşamaya devam eden hayırlar…
Bir iyilik,
bir merhamet,
bir dua,
bir gönle dokunuş,
bir hakikati hatırlatış…
Çünkü ömür, mum gibi tükenir.
Fakat salih amel, ışığın sönmesinden sonra bile kalır.
KUR’AN’BİZE NE DİYOR?
Metindeki “iz bırakmak”, “pişmanlık”, “tükenmeden önce anlamlı olmak” temaları, Kur’an’da salih amel kavramıyla doğrudan bağlantılıdır.
Bâkiyâtü’s-Sâlihât (الباقيات الصالحات) : “Kalıcı salih ameller” demektir. Kur’an’da Kehf Suresi 46. ayette geçer:
“Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı salih ameller ise Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlı, ümit bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf 18:46)
Bu, ömrün sonunda değil, hayatın her anında yapılan iyiliklerin, pişmanlık gölgelerinden daha uzun ömürlü olduğunu hatırlatır.
Ayrıca Kur’an’da “âmenû ve amilûs sâlihât” (iman edip salih amel işleyenler) ifadesiyle ilgili bir istatistik verecek olursak:
🔹 Kur’an’da “amelü sâlih / amilûs sâlihât” ve türevleri yaklaşık 100’den fazla ayette geçmektedir.
Bu ayetlerin ortak mesajı: İnsan, mum gibi eriyip gitmeden önce, ışığını salih amellerle kalıcı kılmalıdır.
İnsan tıpkı mum gibi:
En parlak hali ortasıdır, sonu değil.
Ölüm yavaş yaklaşır ama aniden gelir.
Asıl olan, sönene kadar ne kadar titrediğin değil,
titrerkene bile ne kadar anlam bıraktığındır.
Bâkiyâtü’s-Sâlihât işte budur:
Gölgeler büyürken bile karanlığa yenilmeyen bir iz.
“Kalıcı salih ameller, Rabbinin katında hem sevapça hem ümitçe daha hayırlıdır.” (Kehf 18/46)