HİKMET BİLGİSİ VE ANSİKLOPEDİK BİLGİ

İnsanoğlu bilgiyi çoğu zaman biriktirilecek bir hazine sanır: tarihler, isimler, formüller, tarihler arasında kurulan zincirler. Hepimizin aklına gelir değil mi? Büyük büyük ansiklopediler, kocamana kitaplıklarda, hatta bazen üzeri tozlanmış. Oysa hikmet başkadır. Hikmet bilgisi ezberlenecek bir malumat değil, içe açılan bir kapıdır. Ansiklopedik bilgi dünyayı anlatır; tarihler verir, teknik detayları, akademisyence paylaşır. Hikmet  insana önce kendisini, sonra evrenle olan bağını gösterir. Nasreddin Hoca’nın, Mevlana’nın, Hoca Ahmet Yesevi’nin Dede Korkut’un anlattıkları, öğretmeye çalıştıkları, hepsi birer hikmet bilgisidir.

 

DEDE KORKUT’UN KAPISINDAN GEÇMEK 

Dede Korkut hikâyelerinde her boy, aslında bir aynadır. Kahraman düşmanla değil, kendi nefsiyle, kendi kibriyle, kendi tereddüdüyle savaşır; ejderhayı yenmek bir kılıç işi değil, bir yürek işidir. Bu anlatı geleneği bize öğretir ki insan önce kendini tanımadan dünyayı, düşmanı, dostu doğru tanıyamaz. Bir gencin “er” olup adını alması, aslında gerçek kendine ulaşmanın sembolüdür; ad, dışarıdan verilen bir etiket değil, içeride kazanılan bir hakikattir. Dede Korkut’u dinleyen bir çocuk ne coğrafya öğrenir ne de kronoloji; o, kahramanın kendi korkusuyla, kendi yalnızlığıyla, kendi eksikliğiyle yüzleşmesini izler. Önce kendini bulur kahraman, sonra adını alır; adını aldığında da artık bir bireydir. Hikmet bilgisi işte tam burada başlar: insanın kendi iç yolculuğunda, dışarıdan öğrenilmeyen, ancak içeriden idrak edilen bir bilgide. Bu bilgi, bir diplomanın ya da unvanın verebileceği bir bilgi değildir; sabırla, tecrübeyle, bazen de acıyla olgunlaşır. Kendini bulan insan, artık evrenle, toplumla, Yaratıcı’yla, evrenin sahibi ile kurduğu bağı da doğru okur. Hikmet, işte bu okumanın anahtarıdır; bir ansiklopedi değil, nesilden nesile, dilden dile, gönülden gönüle devredilen bir yol haritasıdır. Evrene giden bir yolun haritası.

 

 

MEVLANA VE NASREDDİN HOCA’NIN ÖZÜ

Mevlana’nın Mesnevî’sinde de Nasreddin Hoca’nın fıkralarında da amaç teknik  bilgi vermek değil, insanı kendisiyle karşılaştırmaktır. Bu düşünce, Mevlana’nın kendi ömrü için söylediği şu sözde en yalın hâlini bulur:

“Ömrümün mahsulü üç sözdür; hamdım, piştim, yandım.”

Bu söz, hikmetin özüdür: insan önce ham bir nefis-egodur, sonra acılarla, ayrılıklarla, sınanmalarla pişer, sonunda benliğinin fazlalıklarını yakıp gerçek özüne ulaşır. Nasreddin Hoca’nın gülümseten hikâyeleri de aynı yolu başka bir kapıdan açar: kendi aczini, kendi gülünçlüğünü gülerek görebilen insan, kibrinden sıyrılır ve hakikate biraz daha yaklaşır. İkisi de, sözün en sade hâliyle, bize aynı şeyi fısıldıyor anlayana, anlamak isteyene. hakikate giden yol, önce kendini tanımaktan, kendini anlamaktan geçiyor.

 

 

HAYAT DEDİKLERİ BÜYÜK MEKTEP

Peki insannı ‘’gerçek’’ kendine giden yolu nasıl bulabilir ?  Hayat, aslında büyük bir eğitimdir; Yaşadığımız olaylar bizi adım adım kendimize yaklaştırmak için var olur. Kur’an-ı Kerim bu hakikati öyle hatırlatır:

‘’Kesin olarak inanmak isteyenler için yeryüzünde Allah’ın birliğini ve sonsuz kudretini gösteren nice deliller vardır’’

    Zâriyât Sûresi, 51/20-21

Demek ki dışarıda aradığımız işaretler, aslında içimizde de yazılıdır; okumasını bilene, kendi hayatı da bir mushaf gibi açılır. Hayat bize bunu okumayı öğretmek için kurulmuş bir eğitim merkezidir.

 

MASKELER VE KAYBOLAN ‘’BİZ’’

Ne var ki bu büyük okulda çoğu zaman derse değil, role çalışırız. Toplum bize bir sıfat biçiyor, meslek bir kimlik, aile bir rol biçer; zamanla bu maskeler o kadar sıkı yapışıyor ki altındaki yüzü-yüzümüzü unuturuz. Bazen bir ömür, hiç çıkarılmamış bir maskeyle geçer gider. Oysa hikmet bilgisi tam da burada devreye giriyor: taşıdığımız unvanlar, rütbeleri, sıfatlar “biz” değildir; onlar birer elbisedir, giyilir ve bir gün çıkarılır. Gerçek benlik, bütün bu rollerin bir bir çıkarıldığı anda beliriverir. Nasıl ki dışardan evimize geldiğimizde kıyafet değişiyoruz, işte insan da gerçek kendine ulaşabilmek için maskeleri çıkarmalı, takındığı maskelerin farkında olmalı, kendini aramalı, kendinde evrenin sahibini aramalıdır.

 

 

GERÇEK KENDİNE GİDEN YOL 

Bu yol dardır, çünkü kendiyle yüzleşmek başkasıyla yüzleşmekten çok daha zordur. Sokrates bunu asırlar önce Atina mahkemesinde, ölümle yüz yüze geldiği o anda, şöyle özetlemişti:

“Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değer değildir.” İşte bu sorgulama, hikmetin bize verdiği ilk azıktır. Kendini sorgulamayan insan yalnızca yaşar ve günleri birbirinin aynısı olarak akıp gider. Dünya yaratıldığıdan günümüz Eylül 2026’ya kadar bilim insanların tabiri ile yaklaşık 118 milyar insan varoldu fakat aslında kendini sorgulayan kaç  insan gerçekten ‘’var oldu’’? Doğru yoldan geçmek, önce bu cesur soruyu kendimize sormaktan geçer: Ben gerçekten kimim, yoksa yalnızca hangi rolü mü oynuyorum? Bu sorular ile her gün biraz daha kendine yaklaşır kişi, kendi misyonun bulur, tamalar. İşte tüm bu sorular bizi doğru soruyu sormaya, bizi rollerinde üzerine gerçek kendimize götürecektir.

 

HAKİKATE VARMAK 

Kendini bulan insan, artık evrenle kurduğu bağı da anlamaya başlar; kendi iç dünyasında keşfettiği her hakikatin, dış dünyada da bir karşılığı olduğunu görür. Kur’an’da 

“Ayetlerimizi onlara hem afakta hem kendi nefislerinde göstereceğiz; ta ki Kur’an’ın hak olduğu kendilerine iyice belli olsun.”

    Fussilet Sûresi, 41/53

Dış dünyadaki işaretler ile içimizdeki işaretler, aynı hakikate işaret ediyor;  ikisi de aynı kaynaktan, aynı yazıdan söz açar. Hikmet bilgisi bizi bu ikisini birlikte, kalp gözüyle okumaya davet ediyor. Küçük Pres’in de söylediği gibi…’’Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez, kalp gözü ile bakmalı insan.’’ Hakikat bilgisi bu sabırlı okumanın meyvesidir. Maskelerimizi bırakıp, hem kendimizi hem de bizi var edeni tanımaya doğru, yavaş ama emin adımlarla yürümek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website