LA SALLE DE BAIN – BANYO
Yazar: Jean-Philippe Toussaint
Doğum: 1957, Brüksel
Tür: Roman / minimalist ve absürt anlatı
İlk yayımlanma: 1985, Paris
Yayınevi: Les Éditions de Minuit
İlk baskı: 122 sayfa
Ödül: 1986 Prix littéraire de la Vocation
Türkçe anlamı: Banyo / Banyodaki Oda
Sinema uyarlaması: La Salle de bain (1989), yönetmen John Lvoff, başrolde Tom Novembre.
BANYODA YAŞAYAN ADAM GERÇEKTEN NE ANLATIYOR?
Jean-Philippe Toussaint’in La Salle de bain adlı ilk romanı, ilk bakışta son derece tuhaf bir fikir üzerine kuruludur: Yirmili yaşlarının sonlarında genç bir adam, günün önemli bir bölümünü banyoda, özellikle de küvetin çevresinde ve içinde geçirmeye başlar. Ancak romanı yalnızca “banyoda yaşayan bir adamın hikâyesi” olarak okumak, eserin asıl anlamını kaçırmak olur. Çünkü banyo burada yalnızca fiziksel bir mekân değil, kahramanın dünyadan uzaklaşma, hareketi azaltma ve kendi düşünceleriyle baş başa kalma isteğinin sembolüdür.
Bu noktada gözden kaçan önemli bir ayrıntı vardır: Anlatıcı küvette çoğu zaman boş küvetin içinde ve giyinik hâlde durur. Bej pantolon, mavi gömlek, düz renkli kravatla. Bu, bildiğimiz anlamda yıkanmak, rahatlamak ya da bedensel bir haz değildir. Tam tersine, bedenin değil zihnin bir kap içinde tutulma ihtiyacıdır. Boş küvet, dünyanın gürültüsünden ayrılmış ama tamamen de hareketsiz kalmayan bir ara alandır.
BANYO NEDEN ÖNEMLİ?
Romanın kahramanı başlangıçta banyoda öğleden sonralarını geçirmeye başlar. Fakat bunu yaparken kendisine kesin bir hayat programı kurmuş değildir. Bir süre sonra bu davranış onun dünyadan geri çekilme biçimine dönüşür. Banyo küçük, kapalı, sessiz ve dış dünyadan ayrılmış bir alandır. Dışarıda hayat sürekli hareket hâlindedir: insanlar çalışır, konuşur, yolculuk eder, alışveriş yapar, ilişkiler kurar ve bir şeylerin peşinden koşarlar. Banyoda ise kahraman bütün bu hareketliliğin dışında kalabilir. Bu nedenle banyo, onun için bir tür sığınaktır. Fakat romanın asıl ironisi burada başlar: İnsan dünyadan uzaklaşabilir ama zamanın akışından uzaklaşamaz.
Bu sığınakta yalnız değildir. Edmonson adlı birlikte yaşadığı kişi, romanın sembolik yapısında önemli bir yer tutar. Çünkü küvette normal biçimde yıkanan tek kişi odur; su onun bedeninden akar, küvette su sıçratır, gülüşür. Onun “normalliği”, anlatıcının “anormalliğini” görünür kılar. Ayrıca Edmonson adı cinsiyetsiz, neredeyse nötr bir addır; bu da onun “kadın” olmaktan çok, dünyanın hâlâ normal işleyen tarafını temsil ettiğini düşündürür.
HAREKETSİZLİK VE ZAMAN
Kahramanın temel meselesi aslında banyo değil, zamanın geçişidir. Hayat sürekli hareket eder. İnsan hareket eder, şehir hareket eder, ilişkiler değişir, beden yaşlanır ve sonunda ölüm gelir.
Kahraman ise bu hareketliliğin karşısına hareketsizliği koyar. Sanki hareketi azaltarak zamanın üzerindeki etkisini de azaltabileceğini düşünür. Fakat burada büyük bir paradoks vardır: İnsan hiçbir şey yapmasa bile zaman ilerlemeye devam eder. Banyoda saat durmaz; beden yaşlanmaya devam eder; hayat dışarıda akmaya devam eder. Dolayısıyla kahramanın hareketsizliği zamanı durduramaz. Tam tersine, hareketsiz kaldıkça zamanın geçişini daha fazla fark eder.
Bu fark edişin en somut imgelerinden biri duvardaki çatlaktır. Anlatıcı küvetteyken karşı duvara bakar ve bir çatlağın sanki büyüdüğünü görür.
Saatlerce iki ucunu izler, ilerlemesini yakalamaya çalışır. Bu çatlak, “zaman geçiyor” soyutlamasından çok daha rahatsız edicidir: Maddi dünyanın yavaş yavaş dağıldığının, ölüme doğru gittiğinin görünür kanıtıdır. Anlatıcının çatlağın ilerlemesini izlemesi ise şu paradoksu açığa çıkarır: Zamanın durmasını ister, ama ancak zamanın yıkımını izleyerek onun ilerlediğini doğrular.
Ayrıca suyun buradaki işlevi yalnızca zaman değildir. Su, aynı zamanda yazının kendisidir. Eleştirmenler romanın cümlelerinin “akışkan” olduğunu söyler. Anlatıcı “hoş vakitlerden geçer”, öğleden sonralar “sakin biçimde akar”, zaman “akıp gider”. Yani su hem zamanı taşır hem de metni taşır. Bu da şu gerilimi doğurur: Yazı, zamanı durdurmaya çalışır; ama kullandığı malzeme yine akan, geçici, kaygan bir şeydir.
HAREKET VE ÖLÜM
Romanın felsefi merkezlerinden biri hareket ile hareketsizlik arasındaki ilişkidir. Hareket eden her şey değişir. Değişen her şey zamanın içindedir. Zamanın içinde olan insan ise yaşlanır. Yaşlanmanın nihai noktası ölümdür. Ölüm ise mutlak hareketsizlik olarak düşünülebilir. Böylece romanın düşünsel çizgisi kabaca şöyle kurulabilir: Hareket → zaman → değişim → yaşlanma → ölüm → hareketsizlik. Kahramanın banyoya çekilmesi bu nedenle yalnızca toplumdan kaçış değildir; aynı zamanda hayatın kaçınılmaz hareketine karşı tuhaf ve ironik bir direnme biçimidir.
HAREKETSİZ KALARAK ÖLÜMDEN KAÇMAK MÜMKÜN MÜ?
Romanın en güçlü paradokslarından biri şudur: Kahraman hareketten kaçmaktadır; fakat hareketten kaçmak onu ölümden kurtarmaz.
Çünkü ölüm zaten mutlak hareketsizliktir. İnsan hayatın hareketinden uzaklaşarak hayatın sonundan kaçamaz. Bu nedenle kahramanın banyodaki sakinliği hem huzur verici hem de hafifçe ürkütücüdür.
Bir bakıma ölümün küçük bir provasını yapar gibidir: dünyadan çekilir, hareketi azaltır, insan ilişkilerini sınırlar ve kendisini sessizliğin içine bırakır. Fakat hâlâ yaşamaktadır. Romanın ironisi de tam olarak buradadır.
BANYO BİR İSYAN MI?
Bir bakıma evet. Modern toplum insandan sürekli hareket etmesini ister: çalışmak, üretmek, kazanmak, sosyalleşmek, başarılı olmak, seyahat etmek, eğlenmek ve sürekli bir şeyler yapmak. Toussaint’in kahramanı ise bütün bunların karşısında tuhaf bir soru ortaya koyar: “Ya hiçbir şey yapmak istemiyorsam?”
Bu nedenle banyoya çekilmek, toplumun sürekli hareket etme zorunluluğuna karşı pasif bir isyan olarak da okunabilir. Kahraman bağırarak veya savaşarak isyan etmez. Tam tersine, hiçbir şey yapmayarak direnmeye çalışır.
Burada bir incelik vardır: Anlatıcı eyleme değil, eylemin ahlaki bir zorunluluk hâline getirilmesine karşı çıkar. “Ne yapıyorsun?” sorusu, zaten bir şey yapmanın normal, ahlaki ve sorgulanamaz olduğunu varsayar. Anlatıcının sessizliği ve küveti, bu varsayıma cevap vermeyi reddetmektir. Yani mesele tembellik değil, sorgulanmamış bir hayat ritmine itirazdır.
FAKAT ROMAN “HAYATTAN KAÇIN” DEMİYOR
Burada önemli bir ayrım var. Toussaint’in romanının mesajı “Banyoya kapanın, hiçbir şey yapmayın” değildir. Yazar, hareketsizliğin de hareket kadar sorunlu olabileceğini gösterir. İnsan dünyadan uzaklaşabilir ama kendisinden uzaklaşamaz. Kahraman banyodan çıktığında da düşünceleri onunla birlikte hareket eder. Yani asıl banyo fiziksel bir mekân olmaktan çıkar ve zihinsel bir duruma dönüşür.
MONDRIAN VE DÜZEN ARAYIŞI
Romanda ressam Piet Mondrian’a yapılan göndermeler de bu açıdan önemlidir. Mondrian’ın geometrik, düzenli ve dengeli resimleri kahramanın ilgisini çeker. Çünkü Mondrian’ın dünyasında çizgiler, kareler ve renk alanları belirli bir düzen içerisinde sabitlenmiştir. Bu, kahramanın sürekli değişen ve hareket eden dünyaya karşı aradığı düzen duygusunu yansıtır. Yani Mondrian’ın resmi, kahramanın arzuladığı bir çeşit durağan dünya modeli hâline gelir.
BANYODAN ÇIKINCA NE OLUR?
Roman yalnızca banyoda geçmez. Kahraman banyodan çıkar, Paris ile Venedik arasında hareket eder, başka insanlarla karşılaşır ve çeşitli olayların içine girer.
Ancak ilginç olan şudur: Banyodan çıkması, zihinsel olarak banyodan çıkması anlamına gelmez. Fiziksel olarak hareket etmeye başlamasına rağmen hareketsizlik düşüncesi onunla birlikte kalır. Böylece roman bize hareket ile hareketsizliğin birbirinin karşıtı kadar birbirine bağlı olduğunu gösterir. Yayınevinin tanımında da hikâyenin Paris’ten Venedik’e ve Venedik’ten Paris’e ilerlediği, ancak başlangıçtaki ve sondaki hareketsizlik duygusunun korunduğu belirtilir.
ROMANIN EN GÜÇLÜ PARADOKSU
Kahraman hareketsizdir ama düşünceleri hareket eder. Tren hareket eder ama yolcu oturur. İnsan dünyadan uzaklaşır ama zaman ondan uzaklaşmaz.
İnsan ölümden kaçmak için hayatı durdurmaya çalışır ama hayatı durdurduğu anda bile ölüm yaklaşmaya devam eder. Bu nedenle romanın temel düşüncesini şu cümleyle özetlemek mümkündür: İnsan hayatın hareketinden kaçabilir, fakat zamanın hareketinden kaçamaz.
“BANYO” ASLINDA NEYİN SEMBOLÜ?
Banyo; yalnızlığın, geri çekilmenin, sessizliğin, düşünmenin ve dış dünyanın baskısından uzaklaşmanın sembolüdür. Küvet ise kahramanın kendisini geçici olarak dünyanın dışında hissettiği yerdir. Ancak bu sığınak aynı zamanda bir tuzaktır. Çünkü dış dünyadan kaçtıkça insan kendi düşünceleriyle daha fazla baş başa kalır. Böylece banyo hem özgürlük alanı hem de hapsolma alanı hâline gelir.
ROMANIN FELSEFESİ
La Salle de bain aslında şu soruyu sorar:
İnsan sürekli hareket etmek zorunda mıdır? Modern hayat bize sürekli bir şeyler yapmamızı söyler.
Çalışmamız, üretmemiz, kazanmamız, sosyalleşmemiz ve ilerlememiz beklenir.
Toussaint’in kahramanı ise bütün bunlara karşı çıkarak durur. Fakat roman ilerledikçe başka bir gerçek ortaya çıkar:
Sürekli hareket etmek insanı kurtarmadığı gibi, tamamen hareketsiz kalmak da kurtarmaz. İnsan hareket etse de zaman geçer, durduğu yerde kalsa da zaman geçer. Dolayısıyla mesele hareket etmek veya etmemek değil, zamanın ve varoluşun kaçınılmazlığını nasıl kabul edeceğimizdir.
ROMANIN SONUNDAKİ DÜŞÜNCE
Romanın asıl gücü, kahramana kesin bir cevap vermemesidir. “Doğru hayat budur” demez. Bunun yerine bizi kahramanın garip davranışının içine sokar ve şu soruları sordurur:
Neden sürekli hareket ediyoruz?
Neden durmaktan korkuyoruz?
Neden yalnız kalmaktan korkuyoruz?
Hayatı gerçekten yaşamak ile yalnızca sürekli bir şeyler yapmak aynı şey midir?
Zamanı durdurabilir miyiz?
Ölümden kaçmak mümkün müdür?
Bu soruların cevabı romanın içinde açık bir felsefi ders şeklinde verilmez; okurun zihninde oluşur.
Romanın sonunda çok ince bir edebi şaka da vardır. Anlatıcı, sonunda kendisini Avusturya büyükelçisi tarafından övülürken hayal eder. Büyükelçinin adı Eigenschaften’dır. Bu, Robert Musil’in “Niteliksiz Adam” (Der Mann ohne Eigenschaften) romanına doğrudan bir göndermedir. Musil’in “niteliksiz” adamı kaybolmuş, kararsız, edilgendir. Toussaint’in anlatıcısı ise “Eigenschaften” (nitelikler) adlı birinden övgü alır; yani boş küvetten çıkıp dünyaya ve yazıya atılma ihtimali ödüllendirilir. Bu, romanın başındaki hareketsizlikle sonundaki hareket ihtimali arasında ironik bir köprü kurar.
KISA BİR DEĞERLENDİRME
La Salle de bain, görünüşte banyoda vakit geçiren tuhaf bir adamın hikâyesidir. Fakat derininde zaman, ölüm, yalnızlık, hareketsizlik, modern hayatın dayattığı sürekli hareket ve insanın kendi varlığıyla baş başa kalma korkusu üzerine kurulmuş minimalist bir romandır. Banyoda yaşamak, hayatın sürekli hareketine karşı durmaya çalışmaktır. Fakat insan durduğunda bile zaman durmaz.
ESERİN EDEBİ ÖNEMİ
La Salle de bain, Toussaint’in yayımlanan ilk romanıdır. İlk yayımlandığında Fransız edebiyat eleştirisinin dikkatini çekmiş ve 1986’da Prix littéraire de la Vocation ödülünü kazanmıştır. Eser daha sonra on beşten fazla ülkeye çevrilmiş ve yazarın uluslararası tanınmasına katkıda bulunmuştur. Roman 1989’da John Lvoff tarafından sinemaya da uyarlanmıştır.
BANYO – KİTAPTAN NE ANLAMALIYIZ?
- Banyo aslında banyo değildir. Kahramanın dünyadan uzaklaşmasını ve kendine kapanmasını simgeler.
- Küvet bir sığınaktır. Kahraman dış dünyanın gürültüsünden, insanlardan ve sürekli hareketten uzaklaşmak ister.
- Ama dünyadan kaçmak zamanı durdurmaz. İnsan hiçbir şey yapmasa bile zaman ilerlemeye devam eder.
- Duvardaki çatlak bunun en önemli sembollerindendir. Kahraman çatlağı izlerken aslında zamanın ve dünyanın yavaş yavaş değiştiğini görür.
- Romanın temel meselesi “hareket etmek mi, durmak mı?” sorusudur. Modern hayat sürekli çalışmamızı, üretmemizi ve ilerlememizi ister; kahraman buna karşı durur.
- Kahramanın hareketsizliği bir çeşit pasif isyandır. “Hiçbir şey yapmak istemiyorsam ne olacak?” sorusunu ortaya koyar.
- Fakat tamamen durmak da çözüm değildir. İnsan dış dünyadan uzaklaşabilir ama kendi zihninden ve düşüncelerinden kaçamaz.
- Roman ölüm düşüncesine de dokunur. Çünkü hareket → zaman → yaşlanma → ölüm şeklindeki kaçınılmaz süreçten insan kaçamaz.
- Banyo hem özgürlük hem hapishanedir. Dış dünyadan kurtulma alanıdır; fakat insanı kendi düşüncelerinin içine daha fazla hapseder.
- Kahraman banyodan çıksa bile zihinsel olarak banyodan çıkamaz. Paris ve Venedik arasında hareket etse de başlangıçtaki içsel hareketsizlik duygusu devam eder.
- Mondrian göndermesi, kahramanın değişmeyen, düzenli ve sabit bir dünya arzusunu gösterir.
- Roman bize “hayattan uzaklaşın” demiyor. Asıl mesele, sürekli hareket etmek zorunda olduğumuz düşüncesini sorgulamak.
- En önemli fikir: İnsan hayattan, insanlardan veya hareketten kaçabilir; ama zamanın hareketinden kaçamaz.
- Bu yüzden kitap aslında şu soruları sorduruyor: “Neden sürekli bir şeyler yapmak zorundayız? Durmaktan neden korkuyoruz? Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece sürekli hareket mi ediyoruz?”
- Kitabın tek cümlelik özeti:
“İnsan hayatın hareketinden kaçabilir, fakat zamanın hareketinden kaçamaz.”


