Yazan: Fahri Sarrafoğlu

Fatih’te Kadınlar Pazarından geçiyordum. Çok sevdiğim genç bir zabıta kardeşimle karşılaştım. O kadar bunalmış, o kadar yorulmuş bir hali vardı ki, inanın üzülmemek elde değildi. “Ne oldu Mustafa kardeşim, ne bu hal,” dedim. “Sanki İstanbul’un tüm yükü senin omuzunda?”

” Sorma be hocam, sorma! Daha doğrusu sor, sor da söyleyeyim, lütfen. Doldum artık! ” Ben de tebessüm ederek, “peki, “dedim. Hadi gel şuraya oturalım, bir çay içelim de seni dinleyim.”

” Yok hocam, dedi oraya oturamam. Ben zabıtayım, burada oturup çay içmem yanlış anlaşılır, parka gidelim, parkta hem dinlenir hem de anlatırım, zira birine mutlaka anlatmam lazım.”  Bayağı şaşırmış, Mustafa kardeşimin söyleyeceklerini gerçekten merak etmiştim.

Beraberce parka gittik, ben iki tane çay aldım ve merakla onu dinlemeye başladım. Neydi bu genç zabıta kardeşimizi çileden çıkartan durum? Başladı genç zabıta Mustafa kardeşim anlatmaya… Bakın neler söyledi?

“Hocam, bizim halk olarak genelde yasaklara karşı bir tavrımız var. Ama bu önlemler bizim için, hepimiz için, ama gel gelelim bunu insanlara bir türlü anlatamıyoruz. Açıkta canlı hayvan kesimi yasaktır, açıkta gıda satmak yasaktır. Kaldırıma park etmek yasaktır, kaldırımı işgal etmek, insanların geçişini engellemek yasaktır. Başkaları vergi verirken, SGK öderken, sizin vergi vermeden insanların geçişini engelleyerek ticaret yapmanız ne derece doğru ki? Bu da yasaktır. Tüm bu yasaklar ne için? Belediye öyle istediği için ya da kanun öyle diyor diye değil elbette. ÖNCE İNSAN anlayışı esas olduğu için, daha doğrusu öyle de olmalıdır. Düşünün kaçak kesilen bir eti alıyorsunuz, ne olduğu, hasta mı, mikroplu mu belli değil. Biraz ucuz diye gelip et buradan alınıyor. Ya da açıkta satılan yiyecekler de aynı şekilde… Yöresel ya da otantik diye hiçbir sağlık şartlarına uymamasına rağmen insanlarımız hem satıyor hem de başkaları gelip buradan alıyor. İnanın 24 saat başında dursak yine de bir yolunu bulup bir şekilde mutlaka satışı yapılıyor. O kadar zor ki bizim işimiz. Cuma namazı sırasında hutbelerde okundu. Lütfen sağlıksız gıda almayın, lütfen kul hakkına riayet edin, lütfen çevreye zarar vermeyin diye. Ama bütün bunlar camiden çıkıncaya kadar. İşte görün, lütfen bakın şuraya. Kaldırımı işgal etmiş arabalar, tezgâhlar, kaldırımı işgal ederek monte edilmiş klimalar… İnsanlar geçemiyor kaldırımdan, ama siz evinizin, dükkânınız klima motorunu sokağa, kaldırıma koyuyorsunuz. Bir insan geçerken oraya takılsa, zarar görse ne olacak? Bunları düşünmüyoruz. İşte bunlar kul hakkı değil mi hocam?“

Ne dersiniz sevgili kardeşlerim, ben bir cevap veremedim, sustum…

Kısaca: Allah her insana bir zabıta memuru vermiş aslında. Evet, her insanın bir zabıtası var. Onu uyaran bir VİCDAN var. Ama biz Vicdanımızın sesini, etrafın gürültüsünden, popüler kültürden, heva ve hevesimizden maalesef duyamıyoruz. Çünkü İÇİMİZDEKİ ZABITA, VİCDANIN SESİNİ DİNLEMEK İŞİMİZE GELMİYOR! Eğer dikkat etmezsek, vicdan körelebilir. Eğer insan, vicdanı kendisini doğru yola çağırdığı halde bu sese karşı vurdumduymaz bir tavır gösterirse, vicdanının sesini sürekli olarak bastırmayı alışkanlık haline getirirse, bu durumda onun etkisini zayıflatmış ve vicdanını köreltmiş olur.

Neml Suresi: 14.ayet: Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.

Enbiya Suresi: 64.ayet: “Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «Zalimler sizlersiniz, sizler!» dediler.”

Aslında vicdan hep doğru yolu gösterir. Vicdana, kalp gözü veya basiret yahut sadece kalp de denilir. Allah Teâlâ’nın ruha koymuş olduğu insaf ve merhamet duygusudur, vicdan. Ruhumuz aslında hayrı ve şerri birbirinden ayırt eder. Ruh, haktan olduğu için ruh sizi yanlışa götürmez. Cenab-ı Allah Kur’ân-ı Kerim’de insan ruhunun bu özelliğini şöyle diyerek belirtir:

“Her bir nefse (ruha) ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilham edene and olsun ki, onu (ruhunu) kötülüklerden tertemiz yapan muhakkak, felah buldu. Onu alabildiğine kötülüklere batırıp günah ile örten ise, elbette hüsrana uğradı.” (Şems, 91/7-10)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website