Yazan: Fahri Sarrafoğlu

Muharrem Bey, İstanbul’un en seçkin ya da başka bir tabirle en zengin semtinde oturan bir işadamıydı. Hani eskilerin dediği gibi yatı, katı ve adalarda yalısı olan birisiydi. Eşi ve iki çocuğu ile birlikte yaşıyordu. Gel gelelim ne çocuklar doğru düzgün babasını görebiliyor ne de karı-koca aynı anda birlikte olabiliyorlardı. Zira ikisinin de işi başından aşkındı. Peki, çocuklar derseniz. Onlarda en tecrübeli, en eğitimli yabancı dadılarla büyüdükleri için soğuk, katı ve batı tarzında bir manevi hava içinde yetişmişlerdi. Doğrusu manevi bir hava içinde büyüdükleri elbette söylenemezdi.  Aile yazın Kınalıada’da bulunan yazlığa taşınır. Son bahara kadar orada kalırlardı. Gel gelelim ne yazın ne kışın Muharrem Bey’in saysanız yıl içinde topu topu neredeyse toplam altı ay ülke içinde kaldığı için ne yazın, ne kışın tadını çıkarabiliyordu.  Fakat bütün bu hengâme içerisinde hayatın tadını çıkartan birisi vardı ki onun da keyfine diyecek yoktu.  Hem adanın tadını çıkartıyor, hem de lüks semtin nimetini tadıyorlardı. Kim mi?  Muharrem Bey’in otuz yıldır yayında çalışan kâhyası  Ali İhsan Efendi’ydi. Daha doğrusu evdekilerin sağ kolu, ailenin her şeyiydi Ali İhsan Efendi. İşte bu satırların yazarı olan bendeniz Fahri Sarrafoğlu’da geçtiğimiz yaz Ali İhsan Efendi ile Kınalıada da  kısa bir sohbet etme imkânı oldu. Onunla yaptığımız ayaküstü sohbette bana şu önemli cümleleri söyledi:

“Sevgili kardeşim, yıllardır burada çalışıyorum. Tüm ailenin girdisini, çıktısını bilir. Alışverişlerini yapar. Çocukların okulunu ve tüm ihtiyaçlar neyse onları tespit eder, karşılarım. Muharrem Bey ve eşleri hanımefendi çok meşguller. Kendileri bana babalarından yadigâr olduğu için artık aile gibiyiz. Bu aile içinde 30 yılım geçti. Benim bir alışveriş kartım vardır, ben o karttan yaparım. Elbette, para sıkıntım yok, tüm ihtiyaçlarım karşılanıyor, onun için fazla para harcamam. Biriken tasarruflarımızla bir ev aldık, çocuklarımız okudu ve onlar da şu an çalışıyorlar. Fakat sevgili kardeşim, hem benim çocuklarım hem de Muharrem Bey ve onun çocukları da YARIŞ ATI gibiler. Bir türlü buna mani olamıyorum. Hani YARIŞ ATI KOŞAR AMA NİYE KOŞTUĞUNU BİLMEZ. Atı sürücüsü jokeyi koşturur, ha bire daha hızlı koşmasını ister. İşte günümüz insanlarından  da tıpkı yarış atı gibi daha hızlı hep daha hızlı koşulması isteniyor. İnsancıklar  ne yediğinden, ne giydiğinden ne de yaşadığından haberdar değiller.  Düşünsenize bu Kınalıada’da Muharrem Bey, belki yaz boyunca iki kere gelip denize girmiştir. Çoğu aylar koskaca bu yalıda ben ve eşim birlikte yazın ve adanın tadını çıkartıyoruz. Şimdi soruyorum kim esas yaşayan ben mi Muharrem Bey’mi? Hoş karşıdaki villaya geçtiğimiz de öyle. Ya eşi yurt dışındadır, ya da İstanbul dışında başka şehirdedir. Ya da kendisi. Belki haftada bir kere o da bir gece gelir, kalır yine giderler. Yani hayatları ya otellerde, ya otobüste ya uçakta geçer. Benim eni iyi yaptığım iş bavul hazırlamaktır. En iyi, en kolay valiz nasıl hazırlanır, neye ihtiyaç olur biliyorum artık. “

Kısaca: Hayatı at yarışı gibi yaşamayalım. Hayatın ne fazla içinde ne de fazla dışında olalım. Hayatı Allah Cc. Dediği gibi yaşamak önemli.

Dünya övünme yeri de değildir. “Kendinizi (övüp övüp) temize çıkarmayın. Allah, kimin takvâ sahibi olduğunu çok iyi bilir.” Necm sûresi (53), 32

Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. (HADİD/20)

Dünya boş bir amaç uğruna yaratılmamıştır. Yani para kazan, biriktir ve kazandığınla övün yeri değildir. “Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.” (ENBİYA/16-17

Ey Muhammed! Sen onlara dünya hayatının misalini ver. Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (her renk ve çiçekten) birbirine karışmış, nihayet bir çöp kırıntısı olmuştur. Rüzgarlar onu savurur gider. Allah her şeye muktedirdir. (KEHF/45)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website