Sevmekten korkuyoruz…

Adını bildiğimiz ama hayatımıza katmaya cesaret edemediğimiz bir duygudur sevgi. Kimi zaman “Seviyorum” demeye dilimiz varmıyor, kimi zaman da sevgimizi gösterince elimizden kayıp gitmesinden korkuyoruz. Nice dosttan duydum: “Kimi sevsem elimden gidiyor, bu yüzden artık sevmiyorum…”

İşte böyle böyle sevmekten korkar hale geldik.

Bu, çoğu zaman geçmişte yaşadığımız duygusal travmaların bugüne uzanan etkisidir. Yani bir zamanlar sevgimize karşılık bulamadıysak ya da terk edilme yaşadıysak, bilinçaltımız tekrar aynı acıyı yaşamamak için “sevmekten uzak dur” sinyali verir. Psikolojide buna kaygı bozukluğu deriz; kişinin olumsuz bir ihtimali gerçekmiş gibi yaşayıp kendini kısıtlamasıdır.

Oysa sevgiyi biz yönetmeye kalkmasak da, onu serbest bırakabilsek… Yaratan’a sığınarak, O’nun bize lütfettiği bu duyguyu yine O’nun rızası için yaşayabilsek… Zira sevgiyi yaratan da, onu kalbimize koyan da Allah’tır. Ve Kur’ân buyurur:

“İman edenler, Allah’ı en derin sevgiyle severler.” (Bakara Suresi, 165)

Sevgiyi Allah’a bağladığımızda, kaybetme korkusu yerini teslimiyete bırakır. Ama biz sevgiyi çoğu zaman özelleştirir, yani bir kişiye, beklentiye ya da çıkarımıza bağlarız. İşte bu da sevginin evrenselliğini bozar. Çünkü koşullu sevgi, yani “beni seversen severim” anlayışı, kalbi daraltır, ruha yük olur. Oysa hakiki sevgi, Allah için olan sevgidir.

İngiliz yazar Shakespeare’in şu sözü de ne güzel anlatır bu hâli:

“İnsanların çoğu sevmekten korkar, çünkü kaybetmekten korkar.
Düşünmekten korkar, çünkü sorumluluk getirecektir.
Konuşmaktan korkar, çünkü eleştirilecektir.
Yaşlanmaktan korkar, çünkü gençliğin kıymetini bilmemiştir.
Unutulmaktan korkar, çünkü dünyaya iyi bir şey verememiştir.
Ve ölmekten korkar, çünkü aslında yaşamayı hiç öğrenmemiştir.”

Sevgiden korkmak, çoğu zaman bilinçaltımızda yerleşmiş olan güvensiz bağlanma biçiminin bir sonucudur. Yani çocuklukta güvenli bir sevgi ortamında büyümeyen birey, ileriki yaşamında da sevilmeye layık olmadığını hisseder. Bu da kişide düşük kendilik değeri (öz-değer) oluşturur.

Bir yazıda şöyle diyordu:

“Dalgalara karşı koyamazsın ama sörf yapmayı öğrenebilirsin.”

Evet, sevgi de bazen büyük bir dalga gibi gelir. Ama o dalganın altında boğulmak yerine, onunla yükselmeyi öğrenebiliriz. Kalbimizi korkuların değil, Rabbimizin yönlendirmesine teslim edersek…

Bir başka yazıda ise şu dikkat çekici cümleyi okumuştum:

“Düşmanınızın neden korktuğunu anlamak için sizi neyle korkuttuğuna bakın.”

Belki de biz sevgiyi öğrenmedik, bize sevgiyle yaklaşılmadı. Bu bir tür duygusal yoksunluk hâlidir. Sevgi görmeyen insan, sevgiyi tehdit olarak algılayabilir. Böyle biri sevgiye düşman olabilir, çünkü tanımadığı bir şeyi nasıl sevebilir ki?

İki köpek düşünün: biri size havlıyor, diğeri görme engelliye yol gösteriyor. Aynı tür ama farklı davranışlar… Sevgi de böyledir. Kalbi sevgiyle tanışmamış bir insanın size merhamet sunmasını beklemek, gözü görmeyen birinden renkleri tarif etmesini istemek gibidir.

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Merhum Prof. Dr. Mevlüt Güngör Hocam, yıllar önce yüksek lisans mülakatında bana şöyle demişti:

“Tek soru soracağım, senin imtihanın bu: Kur’an’ın ana fikri nedir?”

Uzun düşündüm ve şöyle dedim: “Sevmeyi öğren, öğret.” Gülümsedi ve şu cümleyi ekledi:

“Evet doğru ama bir şey daha var: Her şey Allah’a göre ve Allah için yapılmalıdır.”

İşte bu fark, sevgiyi dünyaya bağlayanla, Allah’a bağlayan arasındaki farktır. Allah için sevdiğinde korku yerini huzura bırakır. Çünkü o sevgiye kefil olan Allah’tır.
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân Suresi, 31)

“Mal ile mülk ile bir kimse er olmaz,
Gönül kırar ise namazı kabul olmaz.” (Hoca Ahmet Yesevi) 

Gerçek sevgi, Allah’a göre olan, O’nun rızasını gözeterek yaşanan sevgidir.
İşte o zaman sevgiye tutunmaktan değil, sevgisizlikten korkarız.
Fahri Sarrafoğlu
(sarrafoglufahri@gmail.com)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website