Hazırlayan: Saliha Koyuncu /Konya 

Güzel binalar yapmak, güzel insanlar yetiştirmek anlamına gelmez. Bir şehrin gerçek değeri yalnızca mimarisinde değil, orada yaşayan insanların ahlakında ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerde aranmalıdır.

Biz şehirler kuruyoruz, modern altyapılar yapıyoruz ama insanı insan yapabiliyor muyuz? İnsan kurabiliyor muyuz? İnsanı şehirleştirebiliyor muyuz? Bunu sorgulamalıyız sanki. Ne dersiniz?

Bugün şehirlerimiz büyüyor, yollarımız genişliyor, binalarımız yükseliyor. Peki, aynı gelişmeyi komşuluk ilişkilerimizde, birbirimize gösterdiğimiz saygıda, merhamette ve toplumsal dayanışmada da görebiliyor muyuz? Asıl mesele şehirlerin büyümesi değil, büyüyen şehirlerde insanın nasıl bir hayat sürdüğüdür.

BİR GORİLİN DAVRANIŞI BİZE NE DÜŞÜNDÜRÜYOR?

Geçtiğimiz günlerde bir haber bülteninde karşılaştığım ilginç bir görüntü beni oldukça düşündürdü. Japonya’nın Nagoya kentindeki Higashiyama Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan Kiyomasa adlı 13 yaşındaki erkek goril, haberlerde eşiyle yaşadığı bir anlaşmazlığın ardından bir köşeye çekilmiş gibi anlatılıyordu.

Görüntülerde goril, elini çenesine dayamış, sessizce oturuyordu. Sanki düşüncelere dalmış bir insan gibiydi. Elbette bir gorilin ne düşündüğünü veya ne hissettiğini yalnızca görüntülerden bilemeyiz. Ancak bu davranış bana insanların öfke karşısındaki tutumlarını hatırlattı.

Hayvanlar da stres karşısında farklı tepkiler gösterebilir. İnsan ise düşünme, konuşma ve davranışlarını değerlendirme yeteneğine sahiptir. Öyleyse bir anlaşmazlık yaşadığımızda neden bazen durup düşünmek, sakinleşmek ve karşımızdakini anlamak yerine öfkemize yeniliyoruz?

Elbette insan davranışlarını bir gorilin hareketleriyle açıklayamayız. Fakat bu görüntü bize önemli bir soru sordurabilir: Öfkemizi kontrol etmeyi, sorunlarımızı konuşarak çözmeyi ve birbirimize saygı göstermeyi ne kadar öğrenebildik?

Üstelik bu sorunun cevabı yalnızca insanın kendisinde değil, yaşadığı çevrede de aranmalıdır. Çünkü şehirler, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkileri de etkiler.

GÖRKEMLİ YAPILAR, GÜZEL BİR TOPLUM İÇİN YETERLİ Mİ?

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Hûd’un kavmi olan Âd topluluğundan söz edilir. Şuarâ suresinin 128-130. ayetlerinde bu kavmin yüksek yerlere görkemli yapılar inşa etmesine dikkat çekilir. Ancak eleştirilen yalnızca yaptıkları binalar değildir. Kibirleri, zorbalıkları ve hakikate karşı gösterdikleri direnç de anlatılır.

Buradan çıkarabileceğimiz ders açıktır: Bir toplumun güçlü, zengin ve mimari bakımdan gelişmiş olması, onun aynı zamanda adaletli ve merhametli olduğu anlamına gelmez.

Çünkü medeniyet yalnızca taşla, betonla ve gösterişli yapılarla ölçülemez. İnsanların birbirlerine nasıl davrandıkları da medeniyetin önemli bir göstergesidir.

Şehir kurarken yalnızca binalar dikersek, insanların birbirinden uzaklaştığı, kalabalıklar içinde yalnızlaştığı yaşam alanları oluşturabiliriz. Oysa şehirler sadece barınma ve çalışma yerleri değildir. İnsanların karşılaştığı, yardımlaştığı ve birlikte yaşamayı öğrendiği yerlerdir.

Bir mahallede yaşlıların yalnız bırakılmaması, çocukların güven içinde oynayabilmesi, engelli bireylerin hayatlarını kolaylıkla sürdürebilmesi ve insanların birbirlerine güvenebilmesi de gelişmişliğin göstergeleridir.

Bu yüzden bizi yalnızca mimari olarak büyüten değil, ruhen de geliştiren ve insanlaştıran şehirlere ihtiyacımız var.

KUR’AN’DA GÜVENLİ ŞEHİR ANLAYIŞI

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in bir duası, şehir hayatının iki önemli ihtiyacını hatırlatır: Güvenlik ve geçim.

Bakara suresinin 126. ayetinde Hz. İbrahim şöyle dua eder:

“Ya Rabbi! Burasını emniyetli bir şehir yap, halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli mahsullerle rızıklandır.”

Bu duada hem güvenli bir şehir hem de insanların geçimlerini sağlayabilecekleri imkânlar istenmektedir. Çünkü insanın huzurlu bir hayat sürdürebilmesi için güvenliğe de maddi imkânlara da ihtiyacı vardır.

Bugün modern şehirlerde ulaşım, sağlık, eğitim ve altyapı alanlarında önemli gelişmeler yaşanıyor. Bunlar hayatımızı kolaylaştıran değerli kazanımlardır. Ancak bu gelişmelerin yanında yalnızlık, güvensizlik, çevre sorunları ve zayıflayan komşuluk ilişkilerini de göz ardı edemeyiz.

Demek ki mesele modern şehirler kurmak değil, şehirleri planlarken insanın sosyal, ahlaki ve manevi ihtiyaçlarını da dikkate alabilmektir.

ŞEHİRLER İNSANI NASIL YETİŞTİRİR?

Bir şehir, insanın ahlakını tek başına belirlemez. Ancak davranışlarını, alışkanlıklarını ve insanlarla kurduğu ilişkileri etkileyebilir.

Örneğin çocukların güvenle oynayabildiği mahalleler onların arkadaşlık kurmasını kolaylaştırır. İnsanların karşılaşıp sohbet edebildiği parklar ve meydanlar komşuluk ilişkilerini güçlendirebilir. Herkesin eşit biçimde yararlanabildiği kamu hizmetleri ise adalet ve topluma ait olma duygusunu geliştirebilir.

Fakat yalnızca güzel parklar ve meydanlar yapmakla merhametli insanlar yetiştiremeyiz. Bunun için aileye, eğitime, kültüre, hukuka ve bireysel sorumluluğa da ihtiyaç vardır.

Çünkü şehir insanı etkilerken insan da yaşadığı şehri şekillendirir.

İşte “şehir kuran insandan, insan kuran şehre ilerlemek” düşüncesi burada anlam kazanıyor. Hedefimiz, insanların yalnızca yaşadığı değil, aynı zamanda kendisini geliştirebildiği, başkalarına saygı duymayı ve birlikte yaşamayı öğrendiği şehirler kurmak olmalıdır.

SONUÇ: BİNALARI YÜKSELTİRKEN İNSANI UNUTMAYALIM

Öyle şehirler inşa etmeliyiz ki yapılan her çalışma bize yalnızca modernleşmeyi değil, Allah’ı, vicdanı, adaleti ve merhameti de hatırlatsın.

Ancak bunun için yalnızca güzel binalar yapmak yeterli değildir. Şehirleri yönetenlerin adaletli, şehirlerde yaşayanların sorumluluk sahibi olması; eğitim kurumlarının ise insanı bilgiyle birlikte ahlaki değerlerle de buluşturması gerekir.

Bir şehrin başarısını yalnızca kaç kilometre yol yapıldığıyla, kaç bina yükseldiğiyle veya ne kadar zenginlik üretildiğiyle değerlendirmemeliyiz.

O şehirde insanlar birbirlerine güvenebiliyor mu? Çocuklar huzur içinde büyüyebiliyor mu? Yaşlılar kendilerini yalnız hissediyor mu? İnsanlar birbirlerinin haklarına saygı gösteriyor mu?

Bunlar da en az yollarımız, köprülerimiz ve binalarımız kadar önemlidir.

Çünkü güzel binalar yapmak, güzel insanlar yetiştirmek anlamına gelmez. Bir şehrin gerçek değeri yalnızca mimarisinde değil, orada yaşayan insanların ahlakında ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerde aranmalıdır.

Belki de artık kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: Biz şehirleri büyütürken insanı da büyütebiliyor muyuz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website