Değerli dostlar, TRT’nin ustalıkla hazırladığı “Doktorun Kızı” adlı radyo tiyatrosunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu oyun, sadece bir hikaye değil; hayatın içinden alınmış, her birimizin çevresinde rastlayabileceği gerçek karakterlerle örülmüş derin bir ibret vesikasıdır.
Hikayenin Özeti
Nermin Hanım, yangında evini kaybedince komşusu Fatma Abla’nın daveti üzerine onun evine yerleşir. Varlıklı ve görgülü bir ailenin kızı olan Nermin Hanım, küçüklüğünden itibaren keman ve Fransızca dersleri almış, bir dönem radyo evinde keman çalmış ve hiç evlenmemiştir. Olgun yaşına rağmen yemek ve ev işleriyle uğraşmayan, rahatına düşkün biridir. Yaşadığı acıyı bahane ederek komşusunun evine iyice yerleşir. Zaman zaman eski arkadaşlarıyla kahve içmeye gider, elindeki paranın bir kısmını onlara ısmarladığı çaylar, çörekler ve çiçeklerle harcar. Eve her döndüğünde Fatma Hanım’a hediyeler getirir, fakat Fatma Hanım her defasında ona parasını biriktirmesini ve kendine bir düzen kurmasını söyler.
Günler geçtikçe evde gerilimler artar. Fatma Abla çalışkan, israfa karşı, oldukça merhametli ve yardımseverdir. Nermin Hanım ise uykucu, bahaneler arkasına sığınan ve öğrenmeyi reddeden bir yapıdadır. İki farklı karakter arasında çatışmalar yaşansa da Fatma Hanım vicdanının sesini dinleyerek bu durumları görmezden gelir.
İki Farklı Dünya, İki Farklı Sınav
Bu radyo tiyatrosu bize aslında iki ayrı karakter üzerinden insan olmanın iki farklı veçhesini gösteriyor: Sorumluluktan kaçan Nermin Hanım ve sınırlarını unutan Fatma Hanım.
Nermin Hanım, yaşadığı acıların ve ailesinden gördüğü aşırı değerin arkasına sığınarak tüm yükünü başkalarına yıkmaktadır. Sorumluluktan kaçmak için her zaman mağdur ve güçsüz görünmeyi tercih eder. “Ben böyle gördüm, ben böyle büyüdüm, bana kıyamazlardı” sözleriyle yankılanır durur. İlk bakışta kulağa imrenilecek bir şans gibi gelen bu cümleler, zamanla fark edilir ki aslında onu bir kalıbın içine hapseden görünmez duvarlardır. İnsan, sadece gördükleriyle yetindiğinde durgun bir su misali akmayı unutur; akmayan su ise zamanla durduğu yerde yosun tutmaya başlar.
Fatma Hanım ise bunun tam zıddıdır. Aşırı yardımsever ve kendi sınırlarını tamamen unutan bir kişiliğe sahiptir. İlk bakışta çok pozitif görünse de, aslında bu durum da kendi içinde derin bir dengesizlik barındırır. Kendini suistimal ettirmeden sınırlarını çizebilmeli ve yaptığı iyilikleri, günün sonunda kendine zarar vermeyecek şekilde, adaletli ve dengeli bir halde hayata geçirebilmelidir.
Sorumluluk ve Özgürlük İlişkisi
Sevgili dostlar, sorumluluk sahibi olmak insanın özgürlüğünün ve varoluşunun temelidir. Çevremizdekiler, her işimizi üstlenerek bize iyilik yaptıklarını sanabilirler; fakat bu şefkat, ruhu tembelliğe mahkum etmektedir. Hayatında küçük de olsa zorluklarla mücadele etmeyen insan, kendi özünü keşfedemez. Sorumluluktan mahrum bırakılmış bir çocukluk veya gençlik, tek başına kaldığında en basit bir hayat mücadelesinde bile “bir yumurta dahi kıramaz” hale gelir. Gerçek iyilik, yükü üstlenmek değil; o yükü taşıyacak insana bu kapasiteyi kazandırmaktır.
Yunus Emre’nin kıymetli sözü bu durumu ne güzel yorumlar: “Hamdım, Piştim, Yandım.” Fıtratımız gereği doğduğumuz andan itibaren hayat mücadelesi ve eğitimi zorunludur. Tıpkı yürümeyi öğrenirken defalarca düşüp de pes etmeyişimiz gibi. Çünkü biliriz ki yürümek sadece fiziksel bir eylem değildir; “ben de buradayım” demenin, kendi adımlarımızı ve özgürlüğümüzün sınırlarını çizmenin yollarından biridir. İnsan bu dünyaya işlenmeye hazır, ham bir cevher olarak gelir; hayatta düşe kalka pişer ve iradesiyle o olgunluğa ulaşır.
Hayatın Değişen Şartları ve Eğitimin Önemi
Filozof Epiktetos’un dediği gibi: “Hayatta başımıza gelenleri seçemeyiz ama onlara nasıl tepki vereceğimizi seçebiliriz.” Hayat mücadelesinde verdiğimiz tepki ve gayret, bir nevi çocukluğumuzda aşılanmış alışkanlıkların gölgesinde şekillenir. Zihnimiz o kadar alışmıştır ki, farklı bir pencereden bakmak büyük bir yük gibi gelir. Bu zorluk karşısında çözüm aramak yerine “kader” dediğimiz bir teslimiyete razı oluruz. Bizler böyle olmayacağız; öğrenmeyi seven, çözüm odaklı ruhumuzu “canlı” tutanlardan olacağız.
2026 ve sonrasına mesajımız net olmalıdır: Teknolojinin hızla geliştiği bu dönemde çocuklarımıza helikopter ebeveyn olmayalım. Onlara sorumluluk verelim, “yapamazsın, beceremezsin” demek yerine “bu işi yapabilirsin” diyelim. Onları karşılaşacakları zorluklara karşı sorun odaklı değil, çözüm odaklı bireyler olarak yetiştirelim. Çocuklarımıza el işi, ev işi, bahçe işi, hayvanlarla ilgilenme gibi birçok alanda kendilerini geliştirmeyi öğretmek; onları hayata her zaman güçlü bir birey olarak kazandırmak demektir.
Kur’an-ı Kerim’in Işığında Denge
Kur’an-ı Kerim bu konuda bizlere rehberlik ediyor:
“İnsan için yalnız kendi çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi, 39. Ayet)
“O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.” (İnşirah Suresi, 8. Ayet)
“Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez ve onunla yargılanmaz…” (Fatir Suresi, 18. Ayet)
“Artık insan kendi aleyhinde bir şâhit ve bir delildir; Kurtulmak için türlü türlü mazeretler ileri sürse de!” (Kıyame Suresi, 14-15. Ayetler)
“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” (İsra Suresi, 29. Ayet)
Peki Allah bizden bunu mu istiyor; yaptığımız iyilikleri başa kakmak, kalp kırmak mı? Haklı iken haksız duruma düşmek mi? Kur’an-ı Kerim’de Allah ne buyuruyor:
“Sen (o zaman), sırf Allah’tan bir rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmrân Suresi, 159. Ayet)
İşte bu ayet bize gösteriyor ki, yardım ederken bile yumuşaklık ve merhamet elden bırakılmamalıdır. Sınır koymak ile katı kalplilik arasında ince bir çizgi vardır ve biz o çizgiyi korumakla mükellefiz.
Nasreddin Hoca ve Peşkir Hikayesi
Bu noktada Nasreddin Hoca’nın düşündürücü ve ibret verici hikayesini sizlerle paylaşmak istiyorum:
Bir gün Nasreddin Hoca, köyün en zengin adamı tarafından yemeğe davet edilmiş. Hoca eve girmiş ki ne görsün; her yer ipek halılar, altın varaklı aynalar, kuş sütü eksik sofralar. Ev sahibi kasım kasım kasılıyor, zenginliğiyle etrafa caka satıyormuş.
Yemek bitmiş, el yıkama sırası gelmiş. Ev sahibi, Hoca’nın elini kurulaması için bizzat İstanbul’dan getirttiği, üzeri altın ve gümüş tellerle işlenmiş, göz kamaştıran muazzam bir peşkir (havlu) uzatmış. Ama adam havluyu uzatırken bile titriyor, “Aman Hoca, dikkat et de telleri sökülmesin, çok kıymetlidir, eşi benzeri yoktur!” diye söylenip duruyormuş.
Hoca havluyu almış, adama bakmış ve derin bir iç çekerek şöyle demiş:
“Yahu efendi! Keşke bu peşkirin üzerine harcadığın emeği ve kıymeti, kendi ahiretine ve insanlığına harcasaydın. Unutma ki, yarın musalla taşına yattığında, arkandan bu altın telli havluyu değil; sadece kırık bir parça beyaz kefeni sarıp gönderecekler. Bugün elini sildiğin bu dünya malı, yarın başkasının elini sildiği bir bez parçası oluverir.”
Son Söz
Bu dünyada hepimiz birer misafiriz. Kimimiz varlıkla sınanıyor, kimimiz yoklukla; kimimiz Nermin Hanım gibi çaresizlik bahanesiyle tembelliğe teslim oluyor, kimimiz de Fatma Hanım gibi sabrımızın sınırında merhametimizle imtihan ediliyor. Her iki hal de aslında birer sınavdır. Önemli olan, Nermin Hanım’ın düştüğü tembellik tuzağına düşmemek, Fatma Hanım’ın yaptığı gibi kendi sınırlarımızı unutmamak ve her daim dengeli, bilinçli, sorumluluk sahibi bireyler olarak hayatı anlamlandırmaktır.
Nasreddin Hoca’nın altın telli peşkir hikayesinde olduğu gibi, bugün el sildiğimiz dünya malına fazla kıymet verip, asıl olanı unutmayalım. Yarın bizleri sadece amellerimiz ve kefenimizle karşılayacak olan o yolculuğa hazırlıklı olalım. Hayat hiçbir zaman kusursuz işlemez, önemli olan olumlu ve olumsuz durumlarda bizim nasıl tepki vereceğimiz, neler yapabileceğimizdir.
Rabbim bizleri düşene el uzatan, uzatırken de o eli incitmeyen, gönül yıkmayan, dünyanın geçici süslerine aldanmayan kullarından eylesin.
Hakikatevi.net ailesi olarak sizleri bu derinlikli eseri dinlemeye ve üzerinde düşünmeye davet ediyoruz.
Oyunun adı: Doktorun Kızı
İzlemek için tıklayınız