VA‘D Nedir?
Va‘d, Allah’ın iman eden, salih amel işleyen ve O’nun gösterdiği dosdoğru yolu izleyen kullarına bildirdiği kesin müjdedir. Bu müjde; bağışlanmayı, rahmeti, dünya ve ahirette huzuru, sonunda da cenneti kapsar.
Kur’an’a göre Allah’ın vaadi mutlaktır. Çünkü Allah gerçeğin ta kendisidir; verdiği sözden dönmez.
“Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bunu bilmez.” (Rûm 30:6)
Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
“Allah, iman edip düzeltmeye yönelik işler yapanlara bağışlanma ve büyük bir ödül vaat etmiştir.” (Mâide 5:9)
Dolayısıyla Allah’ın vaadi, herhangi bir temenni değil; gerçekleşeceği kesin olan ilahî bildiridir.
VA‘ÎD Nedir?
Vaîd, Allah’ın inkârı, zulmü, bozgunculuğu ve bile bile gerçeğe karşı direnmeyi sürdüren kimseler için bildirdiği uyarı ve ceza haberidir.
Kur’an’da ceza tehdidi, insanları korkutmak amacıyla söylenmiş gelişigüzel sözler değildir. Bunlar, insanın kendi tercihleriyle oluşan sonucun ilahî bildirimidir.
Allah şöyle buyurur:
“Kim Allah’a ve Elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu ateşe sokar.” (Nisâ 4:14)
Yine:
“Rabbinin yakalaması gerçekten çok çetindir.” (Burûc 85:12)
Bu nedenle vaîd de Allah’ın hak olan sözlerinden biridir.
Allah Vaadinden Dönmez; Peki Vaîd Konusunda Durum Nedir?
Kur’an’da Allah’ın hem vaadi hem de uyarısı gerçektir. Allah’ın sözünde değişiklik olmaz.
“Allah’ın sözlerinde hiçbir değişiklik yoktur.” (Yûnus 10:64)
Bu sebeple “Allah tehdidinden vazgeçer” şeklindeki genel ifade Kur’an’ın kullandığı bir anlatım değildir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu ilke şudur:
Allah, insanı yaptığı tercihe göre değerlendirir. Bir kimse inkâr, zulüm ve isyanda ısrar ettiği sürece tehdit onun hakkında geçerlidir. Fakat kişi samimiyetle tevbe eder, yanlışından döner, bozduğunu düzeltir ve iman doğrultusunda yaşamaya başlarsa artık önceki tehdidin muhatabı olmaktan çıkar.
Nitekim Allah şöyle buyurur:
“Kim yaptığı haksızlığın ardından tevbe eder ve kendisini düzeltirse Allah onun tevbesini kabul eder.” (Mâide 5:39)
Bir başka ayette ise:
“Ancak tevbe eden, iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapanlar bunun dışındadır. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (Furkân 25:70)
Burada değişen Allah’ın sözü değil, insanın durumudur. Tehdidin muhatabı olan kişi, tevbe ve ıslahla artık farklı bir konuma geçmiştir.
Affın Esası
Kur’an’da af keyfî bir uygulama değildir. Allah’ın bağışlaması; rahmeti gereği koyduğu ilkelere uygun olarak gerçekleşir.
Bu ilkeler arasında;
- samimi tevbe,
- imana yönelme,
- bozulanı düzeltme (ıslah),
- haksızlıktan vazgeçme,
- salih amel işleme
yer alır.
Allah şöyle buyurur:
“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.” (A’râf 7:156)
Bu nedenle Kur’an’da rahmet ile adalet birbirinin alternatifi değil, aynı ilahî sistemin iki yönüdür.
Müminin Duruşu
Kur’an, mümini ne yalnızca korkuyla yaşayan ne de yalnızca affa güvenerek sorumluluğunu ihmal eden biri olarak tanımlar.
Mümin;
- Allah’ın vaadine güvenerek umutla çalışır,
- Allah’ın uyarılarını ciddiye alarak sorumluluk bilinciyle yaşar,
- Hata ettiğinde vakit kaybetmeden tevbe eder,
- Bozduğu düzeni düzeltmeye çalışır.
Çünkü Allah’ın rahmeti geniştir; fakat O, insanın yaptığı tercihi de karşılıksız bırakmaz.
Sonuç
Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ilke şudur:
- Allah’ın vaadi kesindir; O verdiği sözü mutlaka yerine getirir.
- Allah’ın tehdidi de gerçektir; ancak tehdit, inkâr ve isyarda ısrar edenler içindir.
- Tevbe edip iman eden ve kendisini düzelten kişi artık tehdidin kapsamında değildir.
- Böylece değişen Allah’ın sözü değil, insanın kendi tercihidir.
- Allah hiç kimseye zulmetmez; herkes kendi seçiminin karşılığını görür.
Bu nedenle Kur’an’ın çağrısı; korku ile ümit arasında edilgen bir bekleyiş değil, iman, tevbe, ıslah ve salih amelle sürdürülen bilinçli bir kulluk hayatıdır.
Özetle: Kul, Allah’ın keyfi davranmayacağını, adaleti eksiksiz uygulayacağını bilir. İslam’daki “korku ile ümit arasında olma” (havf ve reca) dengesi, Allah’ın kararlarındaki bir belirsizlikten değil; kulun “Ben şu anki amellerimle Allah’ın vaadini mi yoksa vaîdini mi hak ediyorum?” sorusunu kendisine sormasından doğar.