Bir oyuncaktan uzaya, uzaydan meraka… Çocuklarımızın gökyüzüne bakmasını yeniden sağlayabilir miyiz?

Fahri Sarrafoğlu

Çocukluğumda hatırladığım bir oyuncak var. Zaman zaman aklıma gelir, hâlâ tebessüm ederim. Bir oyuncak robotum vardı.

1974 yılında akrabamız, merhum Sarraf Çapan Aktaş abim getirmişti. Daha doğrusu o zaman küçük olan oğlu Merhum kardeşim  Mustafa için getirmişti. Ben de görünce istemiştim. Sonunda benim de bir robot oyuncağım olmuştu. Ağır ağır ilerliyor, kendi kendine dönüyor ve ateş ediyordu.

Bugünün çocukları için belki çok sıradan bir oyuncak gibi görünebilir. Ama 1974 yılının Türkiye’sinde, 9-10 yaşlarında bir çocuk için o robot bambaşka bir dünyaya açılan kapıydı.

Çünkü o yıllarda Uzay Yolu dizisini takip ederdik.

Bugün geriye dönüp baktığımda “İyi ki izlemişiz” diyorum. Neden mi? Çünkü o dizi bize yalnızca bir hikâye anlatmıyordu. Bize soru sorduruyordu.

Uzayda hayat var mı? Başka gezegenlerde canlılar olabilir mi? İnsan bir gün başka dünyalara gidebilir mi? Robotlar insanlara yardım edebilir mi? İnsanlığın geleceği nasıl olacak?

Biz çocukken bunların çoğu birer hayal, hatta ütopya gibi görünüyordu. Bugün ise o hayallerin önemli bir bölümü hayatımızın içinde.

1970’LERDE ÇOCUK OLMAK BAŞKAYDI

1976’lara geldiğimizde uzaya olan merakımız daha da artmıştı. Oyuncaklarımızda bile uzayın izlerini görüyorduk. Robotlar, uzay araçları, astronotlar…

Gökyüzüne bakıyor ve merak ediyorduk.

Belki o zamanlar uzay hakkında bugünkü kadar bilgi sahibi değildik ama merakımız vardı.

Asıl mesele de galiba burada.

Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Bir tuşa basıyoruz ve milyonlarca bilgi önümüze geliyor. Yapay zekâ sorularımıza cevap veriyor. Uydularımız var. Türkiye’nin uzay çalışmaları var. İki vatandaşımız uzay uçuşu gerçekleştirdi. Teleskoplarımız, gözlemevlerimiz, üniversitelerimiz, uzay araştırmalarımız var.

Fakat bütün bu teknolojik gelişmelerin yanında kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Çocuklarımız hâlâ gökyüzüne bakıp soru soruyor mu?

PEKİ BİZİM KAÇ ASTRONOTUMUZ VAR?

2026 itibarıyla Türkiye’nin uzay uçuşu gerçekleştirmiş iki vatandaşı bulunuyor: Alper Gezeravcı, Türkiye’nin ilk astronotu olarak 2024 yılında Axiom-3 görevi kapsamında Uluslararası Uzay İstasyonu’na gitti.

Tuva Cihangir Atasever ise 2024 yılında yörünge altı araştırma uçuşu gerçekleştirdi.

Dünyanın tamamına baktığımızda ise 2026 itibarıyla 700’den fazla insan uzaya ulaşmış durumda.

NASA’nın yalnızca kendi programına baktığımızda, Ağustos 2026 itibarıyla 35 aktif NASA astronotu, 9 yönetim astronotu ve 10 astronot adayı bulunuyor. NASA, 1959’dan bu yana toplam 370 astronot adayı seçtiğini bildiriyor.

Düşünün: Dünya’nın nüfusu 8 milyardan fazla. Buna karşılık uzaya çıkmış insanların sayısı hâlâ yüzlerle ifade ediliyor.

Demek ki insanlığın uzay macerası daha yolun başında.

ÇOCUKLARIMIZIN OYUNCAKLARINA BAKALIM

Burada anne-babalara küçük bir ricam var.

Bir gün çocuklarınızın odasına girin. Oyuncaklarına bakın.

Kaç tane oyuncağı var? Ve daha önemlisi: Çocuğunuzun merakını harekete geçiren kaç oyuncak var?

Bir teleskop? Bir mikroskop? Bir dünya küresi? Bir robot? Bir yapboz? Bir deney seti? Bir kitap?

Yoksa bütün eğlence artık tabletin, telefonun ve bilgisayarın ekranında mı?

Elbette tablet, bilgisayar veya telefonla oynanan her oyun kötü değildir. Teknoloji düşmanlığı yapmak da doğru değildir.

Mesele teknoloji değil.

Mesele çocuğun merakının yalnızca tüketmeye mi, yoksa keşfetmeye mi yönlendirildiğidir.

Çocuk yalnızca “oyun oynayan” değil; soran, araştıran, deneyen, bozup yeniden yapan, gökyüzüne bakan bir insan olmalı.

MERAKI KAYBEDERSEK NEYİ KAYBEDERİZ?

Bana göre asıl tehlike burada.

Çocuklarımız daha ilkokuldan itibaren bir yarışın içine giriyor. Sınavlar… Başarı… Okul… Not… Meslek… Üniversite… Bir yerleri kazanma… Birilerinden daha başarılı olma…

Elbette eğitim ve başarı önemli.

Ama çocuğa yalnızca “Ne kazanacaksın?” sorusunu sorarsak, bir süre sonra başka soruları sormayı unutabilir.

Mesela:

“Neden?” “Nasıl?” “Acaba başka türlü olabilir mi?” “Evrenin dışında ne var?” “Başka gezegenlerde hayat olabilir mi?” “İnsan bir gün Mars’a yerleşebilir mi?”

İşte bilim böyle sorularla başlıyor.

Bazen büyük bir bilimsel keşfin ilk adımı, 9 yaşındaki bir çocuğun “Ama neden?” demesidir.

KUR’AN’IN GÖKYÜZÜNE BAKAN İNSANI

Bütün bunları düşünürken Kur’an’ın gökyüzüne ve insanın düşünmesine yaptığı vurguyu hatırlamamak mümkün değil.

Kur’an, insanı sadece bakmaya değil, bakıp düşünmeye çağırıyor.

“BİR DAHA BAK!”

Mülk Suresi’nde şöyle deniliyor:

“O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü tekrar çevir; herhangi bir çatlaklık görüyor musun?”
(Mülk, 67/3)

Ardından:

“Sonra gözünü tekrar tekrar çevir; göz, yorgun ve bitkin hâlde sana dönecektir.”
(Mülk, 67/4)

Ne kadar dikkat çekici değil mi?

“Bak.” Sonra: “Bir daha bak.”

Yani merak et. İncele. Tekrar düşün.

GÖKYÜZÜNE BAKMAK BİR DÜŞÜNME EĞİTİMİDİR

Âl-i İmrân Suresi’nde ise göklerin ve yerin yaratılışı ile gece ve gündüzün değişimi, “akıl sahipleri” için işaretler olarak anlatılıyor. Ayetin devamında bu insanların yaratılış üzerinde düşündükleri ifade ediliyor. (Âl-i İmrân, 3/190-191)

Burada çok güzel bir eğitim anlayışı görüyorum:

Bak → merak et → düşün → araştır.

Belki de çocuklarımızın bugün en çok ihtiyacı olan zincir bu.

BİZ ÇOCUKLARIMIZA NE BIRAKACAĞIZ?

Ben 1974 yılında bir oyuncak robotla saatlerce oynayan çocuğu hatırlıyorum.

O robot bugün gözümde yalnızca bir oyuncak değil.

Bir merakın sembolü.

O oyuncak bana uzayı düşündürmüştü. Uzay Yolu bana başka dünyaları düşündürmüştü. Bugün yapay zekâ bana başka sorular sorduruyor.

Robotlar gelişiyor. Ay’a yeniden gidiliyor. Mars araştırılıyor. Yeni teleskoplarla evrenin çok uzak bölgelerine bakılıyor. Türkiye de uzay alanında kendi kapasitesini geliştirmeye çalışıyor.

Bütün bunların ortasında bence anne-babalara, öğretmenlere ve eğitimcilere düşen görev çok basit:

Çocuklarımızın merakını öldürmeyelim.

Onlara sadece “Sınavda kaç aldın?” diye sormayalım.

Bazen:

“Bugün neyi merak ettin?”

diye soralım.

Bir gece balkona çıkıp gökyüzüne bakalım. Bir yıldızı gösterelim. Ay’a bakalım. Bir teleskop alalım. Birlikte bir belgesel izleyelim. Bir deney yapalım. Bir robot yapmaya çalışalım. Bir kitabın sayfalarını karıştıralım.

Belki de ihtiyacı olan şey daha fazla sınav değil.

Biraz merak. Biraz cesaret. Biraz özgür düşünme. Ve başını kaldırıp gökyüzüne bakabilmek…

Çocukluğumdaki o robot bugün hâlâ aklımda.

Belki de o robotun bana bıraktığı en büyük miras robotun kendisi değildi.

Bana sordurduğu sorulardı.

Ve şimdi asıl soruyu biz çocuklarımıza sormalıyız:

ÇOCUĞUNUZ BUGÜN GÖKYÜZÜNE BAKIP NEYİ MERAK ETTİ?

MERAKLISINA NOT.

TÜRKİYE’NİN UZAY YOLCULUĞU BAŞLADI

Türkiye’nin uzay çalışmalarını koordine eden ana kurum Türkiye Uzay Ajansı (TUA). 2026 yılı için TUA’nın bütçesi 5 milyar 917 milyon 250 bin TL olarak kabul edildi.

Ancak bu rakam, Türkiye’nin uzay ve astronomi alanındaki bütün harcaması anlamına gelmiyor. Çünkü TÜBİTAK UZAY, TÜRKSAT, TUSAŞ, ASELSAN, üniversiteler ve diğer kamu ve özel kuruluşların da uzayla ilgili çalışmaları bulunuyor.

TÜBİTAK UZAY; uydu ve uzay teknolojileri üzerinde çalışıyor. Türkiye’nin ilk Ay uzay aracının üretim, montaj ve entegrasyon faaliyetleri de 2026 yılında tamamlandı; fırlatmanın 2027’nin ilk yarısında yapılması hedefleniyor. Araçta yerlilik oranının yüzde 80’in üzerinde olduğu açıklandı.

Astronomi tarafında ise TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG) önemli bir yere sahip.

Yani artık Türkiye açısından uzay yalnızca çocukluk hayallerinden ibaret değil. Gerçek bir bilim ve teknoloji alanı.

DÜNYA PARASINI NEREYE HARCIYOR?

Burada da üzerinde düşünmemiz gereken bir başka tablo var.

2025 yılında dünya genelindeki askerî harcama 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı. SIPRI’ye göre bu, kuruluşun kayıtlarındaki en yüksek küresel askerî harcama düzeyi.

Ama “Dünyada en çok para silaha harcanıyor” demek doğru değil.

Örneğin Dünya Sağlık Örgütü’nün küresel verilerine göre 2022 yılında dünyada sağlık harcaması 9,8 trilyon dolara ulaştı.

Yani mesele sadece “silaha mı, uzaya mı?” meselesi değil.

Mesele daha derin:

İnsanlık hangi alanlara ne kadar kaynak ayırıyor ve çocuklarına nasıl bir gelecek tasavvuru bırakıyor?

Çünkü savaş için ayrılan kaynaklarla bilim için ayrılan kaynakların karşılaştırılması, bize yalnızca ekonomik bir tablo göstermiyor. Aynı zamanda insanlığın önceliklerini de düşündürüyor.

26 EYLÜL 1983: BİR İNSANIN “DUR” DEDİĞİ AN

Bugün 26 Eylül 2026.

Tam 43 yıl önce, 26 Eylül 1983’te Sovyetler Birliği’nin erken uyarı sistemi Amerika Birleşik Devletleri’nden nükleer füze saldırısı geldiğini bildirdi.

Görev başındaki Sovyet subayı Stanislav Petrov, sistemin verdiği alarma rağmen bunun gerçek bir saldırı olduğuna inanmadı.

Bilgisayar sistemi önce bir füze, ardından birkaç füze daha tespit ettiğini bildiriyordu. Petrov ise bunun bir yanlış alarm olabileceğini düşündü ve saldırı raporu vermedi.

Daha sonra sistemin gerçekten hata verdiği ortaya çıktı. Alarmın, uyduların konumu ile yüksek irtifadaki bulutlardan yansıyan güneş ışığının oluşturduğu olağandışı bir durumdan kaynaklandığı belirlendi.

Bu olayın “Petrov tek başına 3. Dünya Savaşı’nı önledi” şeklinde anlatılması fazla kesin olabilir.

Ama şu gerçek çok çarpıcı:

İnsan hayatının kaderini etkileyebilecek bir anda, bilgisayarın verdiği bilgiye körü körüne teslim olmak yerine insan muhakemesi devreye girdi.

İşte bu yüzden çocuklarımıza sadece teknoloji öğretmek yetmez.

Düşünmeyi de öğretmeliyiz.

Bilgisayar çok hızlı hesaplayabilir. Yapay zekâ çok büyük miktarda bilgiyi işleyebilir. Robotlar çok hassas hareketler yapabilir.

Ama çocuğun sormayı, şüphe etmeyi, araştırmayı ve düşünmeyi öğrenmesi hâlâ bizim sorumluluğumuzdur.

ÖNEMLİ NOT : YAZININ BURAYA KADAR OKUDUYSANIZ YORUM DA YAZAR MISINIZ LÜTFEN :)))

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website