Yazan: Fahri Sarrafoğlu

Altan Bey, İstanbul’da yaşayan sanayici bir iş adamıydı. Yıllardır çalışıp, didinmiş büyük bir şirketin sahibi olmuştu. Çocukluğundan beri iş hayatının içindeydi. Gece dememiş, gündüz dememiş gayretle, azimle çalışmıştı.  İş dünyası içerisinde  hatırı sayılır bir yer edinmişti. Fakat son günlerde bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyor , bunun da ne olduğunu bir türlü bilemiyordu. İçinde kendisinin de tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Yakın dostlarının tavsiyesi üzerine bir psikologa gidip uzman desteği de aldı. Ama yine de içindeki o tarifsiz sıkıntı geçmedi.

Hafta sonu İstanbul dışına memleketi olan Çorum’a gitmeye karar verdi. Bu kararı nasıl almıştı, kendisi de bilmiyordu.  Yanında ne şoförü, ne müdürü  ne de ailesinden kimse vardı. Tek başına seyahat etmek istiyordu.  Uçak Amasya-Merzifon Havaalanı’na indiğinde içinde bir huzur hali hissetti. Kiraladığı bir araçla, şoförlüğünü de kendisi yaparak Çorum Osmancık ilçesine oradan da köyüne ulaştı. Köye geldiğinde ikindi vaktiydi. Yaz olduğu için herkes tarlada çalışıyordu. Köy camisinin önünden geçerken, çocukluğundan beri tanıdığı Remzi Amcayı görmüştü.  Remzi Amca kendisi Osmanlı Döneminde medrese eğitimi almış, bilgili ve tasavvuf terbiyesi görmüş biriydi. Cumhuriyet döneminde de eğitimci olarak görev yapmış, emekli olunca da köyüne yerleşerek burada birçok insanın yetişmesine vesile olmuştu.  İlerlemiş yaşına rağmen her gün namaz sonrası köyün gençlerine sohbet yapıyor. Hayat tecrübelerini paylaşıyordu. Hala dinç ve diriydi Remzi Amca. İkisi de birbirine muhabbetle sarıldılar.  Altan Bey, kısaca buraya niye geldiğinden daha doğrusu İstanbul’dan kaçarak buraya niye geldiğinden bahsetti. Remzi Amca ise kendisini dinledikten sonra : “ Hadi seninle harman yerine gidelim. Şimdi harman zamanıdır. Buğdaylar saptan ayrılacak, saplar saman olacak. Biliyorsun bunu da Patoz veya harman makinesi yapar. “

Altan Bey nasıl bilmezdi patoz makinesini. Traktörün kenarında bulunan kasnak denilen ve devamlı dönen bir sistem vardı. Bu kasnağa kalın bir lastik bağlanır. Bu lastik sayesinde patoz makinesi çalışırdı.

Harman yerine vardıklarında, Remzi Amca ona bir köylüyü gösterdi. Traktörün üstünde duran adam, motoru çalıştırmış ayağını gaza basıyor. O gaza bastıkça yan taraftaki kasnak dönüyordu. İyi ama Altan Bey, şaşırmıştı kasnak boşa dönüyordu. Yani üzerinde bir lastik yok. Ve traktörün arkasında duran patoz makinesini de çalıştıramıyordu.   Yıllardır çiftçilik yapan birinin bunu bilmesine imkân yoktu. Şaşırarak Remzi Amcaya döndü:
“ İyi ama kasnak boşa dönüyor, AVARA KASNAK olmuş. Bir işe yaramıyor ki onun çalışması. Hem boşa zaman, hem boşa emek, hem de boşa mazot harcıyor. “ Remzi Amca güldü ve hiçbir şey demedi. Başka bir çiftçinin yanına götürdü. O da traktörün üzerinde oturmuş motoru çalıştırıyordu. Bu sefer kasnağın üzerinde lastik var. Lastik dönüyor, o döndükçe patoz makinesi de dönüyordu. Ama gel gelelim bu sefer patoz makinesine sap atılması gerekirken patoz makinesinin yanında duran diğer köyüler, sohbet ediyor, saman yapması gereken makineye sap atmıyorlardı.

Bu işte bir gariplik vardı.  Altan Bey, Remzi Amca’ya baktı ve şunları söyledi:  “ Yılların çiftçisi bunu nasıl yapar. Biri avara kasnak çalıştırıyor. Diğeri ise patoz makinesini doğru dürüst çalıştırmıyor. Makine boşa çalışıyor ”dedi.

Remzi Bey yüzü tebessüm ederek ağır ağır konuşmaya başladı: ” İşte oğlumu hayatta böyledir. Çalıştığımızı zannederiz. Koştururuz, para biriktiririz, mal mülk sahibi olduğumuzu zannederiz. Ama sonuçta elimize geçen nedir? Burada gördüğün gibi zaman kaybı sadece ve yorgunluktur. Allah bizi dünyaya niye gönderdi. Tekâmül edelim, tıpkı buğday başakları gibi olgunlaşmamızı istedi. Sonra nefsi hastalıklarımızın farkında olarak kâmil bir insan olmak için gayret etmemizi istedi. Rabbimiz tıpkı sapla-samanın ayrıldığı gibi kötü ahlakımızın giderilip güzel ahlaka ulaşmamızı istiyor. Kısaca dünyada bir harman yeridir. Dünyada iken kendimizin farkına varıp, yaratılış amacımızın ne olduğunu keşfetmeliyiz. Yaratılış felsefesine uygun yaşamalıyız. Bu olmadığı zaman sıkıntılar, kaygıları bizi esir alıyor. Yaşamaktan zevk almaz hale geliyoruz. Kısaca kendimizi kandırıyoruz. Mış gibi bir hayat yaşıyoruz. …”

Altan Bey, anlamıştı. Hem de çok iyi anlamıştı… Dünyada avara kasnak gibi yaşamak kadar acı bir şey yoktu. 

 

Kısaca:
Bakara 264:
  “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Rad Suresi 14: “Hak olan çağrı (dua, ibadet) yalnızca O’na (olan)dır. Onların Allah’tan başka çağırdıkları ise, onlara hiç bir şeyle cevap veremezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir.”
Bakara 265: “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website