“Yıllarca aradım kendi kendimi / Hiçbir türlü bulamadım ben beni / Hayal mıyım rüya mı bilinmez / Hiçbir türlü bulamadım ben beni”
— Âşık Veysel

Bu dünyaya bir yolcu olarak gönderildik. Elimize tutuşturulan pasaportlar ve önümüze serilen vize duvarları, bu yolculuğun sadece görünen yüzü. Asıl yolculuk, Âşık Veysel’in de işaret ettiği gibi, “kendi ben”i bulma, yani hakikate, aslımıza ulaşma yolculuğudur. Pasaport ve vize, bu dünyadaki sınırlarımızı, kimliklerimizi ve imkânlarımızı belirleyen insan yapımı araçlardır. Ancak manevi gözle baktığımızda, bu dünyevi engeller ve ayrıcalıklar, aslında her ruhun bu dünyada farklı bir senaryoyla imtihan edildiği, olgunlaştırıldığı birer araçtan ibarettir.

Kimi insan, sınırları aşmaya çalışırken onurunu ve sabrını koruma sınavı verir. Kimi ise, önünde hiçbir engel yokken, sınırsızlığın içinde kaybolmayıp, kibirlenmeyip insan kalabilme sınavı verir. Bu iki sınav da, insanı asıl hedefine, yani olgun bir “insan-ı kâmil” olmaya götüren yoldaki merhalelerdir.

1. PASAPORT: GÜCÜN VE İMKÂNIN İMTİHANI

Pasaport, bir devletin sana biçtiği kimliktir ve dünya üzerinde ne kadar özgürce hareket edebileceğinin somut bir göstergesidir. Güçlü bir pasaport, insana dünyanın kapılarını açar; zayıf bir pasaport ise onu birçok kapının önünde bekletir. Bu dünyevi bir gerçektir. Peki bu durumun manevi karşılığı nedir?

  • Dünya Açılımı: Güçlü bir pasaport, maddi dünyada bir ayrıcalıktır. Size yeni ufuklar, yeni iş imkânları ve farklı kültürlerle tanışma fırsatı sunar.

  • Manevi Tehdit: Ancak bu imkân, aynı zamanda büyük bir imtihandır. Eğer insan, gittiği yerlere sadece bedenini ve cüzdanını götürüyorsa, bu özgürlük onu şımarık, kibirli, yüzeysel ve kendi kültürüne yabancılaşmış bir hale getirebilir.

  • Manevi Fırsat: Ancak gittiği yerlere kalbini, aklını ve empati duygusunu da götürüyorsa, o güçlü pasaport onu dünyaya yön veren, farklı kültürleri anlayan, her insanı kucaklayan bilge ve manevi olarak çok olgun bir “dünya insanı” haline getirir.

Bu durum, Yüce Allah’ın insanı yeryüzünde kendine hâkim, güçlü kılarken bile onu kibirden sakındırmasıyla özdeştir. İnsana verilen her imkân bir emanettir ve bu emanete nasıl davrandığımız, asıl sınavımızdır.

Ayet-i Kerime: “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.” (İsra Suresi, 37)

Bu ayet, güçlü pasaportun sağladığı dünyevi imkânların bile insanı kibirden, şımarmaktan koruması gerektiğini, asıl gücün Allah’ta olduğunu hatırlatır. Zira hiçbir insan, ne kadar güçlü olursa olsun, Allah’ın koyduğu fiziksel ve manevi sınırları aşamaz. Önemli olan, bu gücü O’nun rızası doğrultusunda, insanlığa hizmet için kullanabilmektir.

Peygamber ve Allah Dostu Örneği: Hz. Süleyman (a.s.), rüzgârlara, cinlere ve kuşlara hükmeden, dünyanın en büyük hükümdarlarından biriydi. Onun pasaportu, tüm kainattı. Ancak o, bu sınırsız güce rağmen asla kibirlenmedi. Bilakis, sahip olduğu her şeyin Allah’ın bir lütfu olduğunu bilerek şükretti ve O’na yöneldi. Bu, sınırsız imkâna sahip olup da insan kalabilmenin en büyük örneğidir.

2. VİZE: ENGELLER VE SABRIN İMTİHANI

Vize, bir devletin diğer bir devletin vatandaşına koyduğu izin duvarıdır. Vize duvarları insanın önüne coğrafi ve bürokratik engeller koyar, ancak ruhun sınırlarını çizmeye asla gücü yetmez. Vize kuyrukları, bekleyişler ve ret cevapları, insanın en temel özgürlük arzusuna vurulan prangalardır.

  • Dünya Zorluğu: Bu süreç, insana çaresizlik, öfke, kıskançlık ve adaletsizlik duygularını yoğun bir şekilde yaşatır.

  • Manevi Tehdit: Eğer insan, bu engeller karşısında sadece öfke ve çaresizlik biriktiriyorsa, vize kuyrukları ve ret cevapları onu dünyaya karşı kırgın, öfkeli ve kendi içine kapanmış biri yapabilir.

  • Manevi Fırsat: Ancak vize engellerine rağmen içindeki keşfetme arzusunu, sabrını ve insanlık onurunu koruyabiliyorsa; karşılaştığı her zorluk onu sabırla pişmiş, adaletsizliğe karşı empati duygusu gelişmiş, vizelerle sınırlandırılamayacak kadar büyük ve manevi olarak çok güçlü bir “gönül insanı” haline getirir.

Ayet-i Kerime: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara Suresi, 155)

Vize engelleri, bu sınavın açık ve somut bir örneğidir. İnsanın özgürlüğü, planları ve hayalleri elinden alınır. İşte tam bu noktada, sabır ve tevekkül devreye girer. Bu zorluk anında gösterilen sabır, insanı manevi olarak yükseltir ve olgunlaştırır.

Ayet-i Kerime: “Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık vardır.” (İnşirah Suresi, 5)

Bu ayet, vize retleri ve bekleyişleri gibi dünyevi zorlukların geçici olduğunu, her zorluğun ardında ilahi bir kolaylık ve hikmet bulunduğunu müjdeler. Belki ret cevabı, daha hayırlı bir yolun başlangıcıdır. Belki bekleyiş, kendini tanıma ve ruhunu dinleme fırsatıdır. Unutulmamalıdır ki, Allah hiçbir kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez.

Peygamber ve Allah Dostu Örneği: Veysel Karânî, Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde Yemen’de yaşamış, en büyük arzusu Medine’ye gidip Peygamber Efendimizi bizzat görmek olan bir tabiin büyüğüdür. Ancak önünde çok büyük, manevi bir “vize” engeli vardı: Yaşlı, kör ve bakıma muhtaç annesi. Annesini bırakıp gidemiyordu.

Veysel Karânî, bu dünyevi engeli aşmak için sabretti ve duasını eksik etmedi. Nice yıllar sonra, Hz. Ömer’in yardımıyla Medine’ye gittiğinde, Peygamber Efendimiz O’nu en büyük manevi makam olan “manevi evlatlık” ile taltif etti. O’nun yolculuğu, vize engellerine takılıp kalmış gibi görünen ama aslında sabrı ve bağlılığıyla en büyük makama ulaşan bir gönül insanının hikâyesidir. Onun sınırı, aslında en büyük özgürlüğü oldu.

Dünyaya giriş için pasaport gerekir; bazı ülkelere girmek için vize gerekir. Fakat cennete giriş için ne pasaport ne de vize vardır. Oranın tek geçerli belgesi, imanla yoğrulmuş salih amellerdir

GERÇEK YOLCULUK, GÖNÜL COĞRAFYASIDIR

Pasaport ve vize, dünya hayatının geçici ve yapay sınırlarıdır. Asıl olan, Âşık Veysel’in yüzyıllar önce dillendirdiği gibi, “kendi ben”i bulmaktır. Gerçek yolculuk, coğrafi sınırları aşmak değil, nefsin ve kalbin sınırlarını aşarak Allah’a yakınlaşmaktır.

Ayet-i Kerime: “Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki ibret almış kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir.” (Hacc Suresi, 46)

Bu ayet, yolculuğun özünü ne kadar güzel özetler. İnsanlar kilometrelerce yol gider, ülkeler dolaşır ama kalpleri ve gözleri hâlâ kördür. Gerçek yolculuk, gözle değil, kalple yapılandır. İnsan, gittiği her yerde ibret alıp kalbini açabiliyorsa, işte o zaman hakiki bir yolcu olur.

Hangi durumda buluyoruz kendimizi?

Pasaportunun gücüyle şımaranlardan mıyız, yoksa vize engellerine takılıp öfkeyle, ümitsizlikle dolanlardan mı? Yoksa verilen her imkânı şükürle kabul edip, karşılaşılan her engeli sabır ve tevekkülle aşmaya çalışanlardan mıyız?

Unutmayalım ki, asıl sınav, ne pasaportun gücü ne de vizenin zorluğudur. Asıl sınav, bu dünyevi imtihanlar karşısında “insan” kalabilmek, kalbimizin ve aklımızın kapılarını kapatmamaktır. Zira asıl özgürlük, sadece bedenin değil, ruhun ve kalbin de sınır tanımamasıdır. Rabbim, hepimize, dünyanın bütün kapıları kapansa bile, hakikate açılan kapıyı bulmayı nasip etsin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website