Evrene bir Mektup… 

Geçmişin Fısıltıları: Suzan Hanım ile Zaman İçinde Yolculuk 

Geçenlerde Cernay şehrinin mezarlığını ziyaret etmeye gittim. Bu mezarlık; Katolik, Protestan, Müslüman ve Yahudi kabirlerinin yan yana yer aldığı, farklı inançları bünyesinde barındıran bir yapıya sahiptir.

Mezarlık kapısından içeri adım attığımda, biraz ileride elindeki solmuş çiçekleri çöpe atan bir kadın gözüme çarptı. Yanına doğru yürüyüp selam verdiğimde kendisini Suzan olarak tanıttı ve merakla yüzüme bakıp “Kime baktınız?” diye sordu. Arayışımı gizlemeyip bir ressamı bulmak için geldiğimi söylediğimde, aradığım ressamı bilmediğini dile getirdi ama beni Aurélie Zurcher adlı bir kadının mezarına götürmeyi teklif etti..

Kabul edip onu takip etmeye başladım merakla. Bir yandan da düşünmeden edemedim; az önce tanıştığım ve sadece adını bildiğim birinin peşine takılmak, hafifçe güldürdü beni hem de içimde tatlı bir heyecan uyandırdı adımlarımı ise ona uydurdum.

Mezarlığın önüne geldiğimizde konuşmaya böyle başladı: “Genç kızım, tavsiyem onu mutlaka araştırmalısın, buraya çok faydası dokundu bu hanım efendinin.” 1860 doğumlu Aurélie hanım’ın  yaptığı bir araştırma sayesinde potas keşfedilmişti. Bu keşif tarımda verimliliği artırmış bölgeye göç dalgası başlatmış, insanlara iş ve aş kapısı olmuştu. Hatta ev hanımlarına maaş bağlanmasını, insanların senede bir tatile gidebilmesini ve 2000’li yıllara kadar binlerce ailenin geçimini sağlamış bir dönüm noktasıydı.

Suzan Hanım heyecanla şöyle devam etti: “Dün gibi hatırlıyorum, o zamanlar küçüktüm; bizler tatile gidemezdik ama arkadaşlarımın babası potas madenlerinde çalışırlardı, senede bir defa da Fransa’nın güney bölgelerine ücretsiz bir hafta tatile giderlerdi… Şanslıylardı. O zamanlar çok gidip gelenler oldu, aileler yeni mahallelere yerleşir, her ay maaşın olması da düzenli bir hayat kalitesi sunmuştu…“

Biraz şaşkınlıkla baktım, böylesine sakin bir şehirde iz bırakan bir tarihin saklı durduğunu duymak beni hem şaşırtıp hem sevindirdi.

Ziyaretimize devam ederken beni bu kez kimsesiz bir beyefendinin mezarına götürdü. “İşte bak genç kızım bu adama ise defin zamanı arkasından tek bir kişi bile gelmedi ama aslında çok iyi biriydi, hiç ailesi yoktu, devlet dairesinde çalışır kendi halinde biriydi diye devam etti.”

Devlete hizmet etmiş bu adama bir çiçek bile çok görülünce, kendi imkanlarıyla mezarı süslemek istemişti. Ama havaların sıcaklığı, ilerleyen yaşı ve sık gelip gidemeyişi yüzünden ektiği çiçekler tutmamıştı.

Ardından ailesi neredeyse hiç olmayan başka bir kadının kabrine geçtik. Suzan Hanım bu kadının vefatını duyar duymaz mezarlığa gelip arayarak yerini bulmuş, o günden beri de düzenli ziyaret eder olmuştu. Mezardaki solmuş çiçekleri görünce bana dönüp şöyle dedi: “Şimdi seninle ilgileniyorum, sonra gelip buraları temizlerim.” Ben de araya girip “Gelin birlikte temizleyelim” dedim ve birlikte temizlemeye koyulduk. Zaten ömrünü kimsesiz, bakımsız mezarları toparlamaya ve solmuş çiçekleri yenilemeye adadığını o an daha iyi anladım.

(Avrupa’daki mezarlar bizdekilerden farklı olarak üstü kapalı “Lahit Mezar” tarzındadır; toprağı görünmez imkanları olan öyle yaptırırmış. İnsanlar,  Pacques, Noël, Toussaint gibi özel günlerde gelir ziyaret ederlermiş ve birer saksı çiçeği getirilermiş.) 

Yürüyüşümüz bizi 100 yaşında vefat etmiş Jean Spinner adlı bir aşçının mezarına çıkardı. Meğer bu adam onun eski şefiymiş; ona mesleğin inceliklerini, tekniklerini ve işini titizlikle yapmayı öğretmiş. “Çok sevdiğim bir şefti, ziyaretini hiç eksik etmem,” derken yüzündeki saygı okunuyordu.

Her durakta sanki yeni bir insanla tanışıyor, tarihin içinde geziniyor gibiydim. Zihnimde “Acaba daha kimler geldi geçti bu dünyadan, arkalarında neler bıraktılar?“ sorusu dönerken, bir anda ortamın havasını ağırlaştıran iki mezarın önünde durduk. İkisi de hayatına son vermiş kişilere aitti; biri henüz 30’larında genç bir kadın, diğeri ise bakanlıkta çalışmış 40’lı yaşlarında iki çocuk babası bir adamdı. Yanımdaki kadın hüznünü gizleyemeyerek dinimizin intiharı yasakladığını, ne olursa olsun cana kıymamak gerektiğini vurgulayan derin bir nasihat verdi..

Henüz 30’lu yaşlarında hayatını kaybeden Cécilia Hanım’ın, Suzan Hanım’ın yakın bir dostunun kızı olduğunu öğrenmek içimi acıttı. O an birden fazla duyguyu aynı anda yaşar gibi olmuştum, Suzan Hanım’ın söylediği şeyler kafamda dönüp duruyordu. Kimisi tamamen ailesizdi, arkasından ziyaret edeni bile yoktu; diğerleri ise rengarenk çiçeklerle süslenmiş, unutulmamış kişilerdi. Bazıları çok uzun yıllar önce vefat etmiş olmasına rağmen, zamanında yaptığı keşiflerle bugün hâlâ birçok insanın hayatını güzelleştirmeye devam ediyordu. Bazıları canına kıymış, bazıları ise hastalıktan vefat etmişti. Tüm bu düşüncelere dalarak yürümeye devam ettik.

Yolun sonuna doğru ilerlerken, diğerlerinden hemen ayrılan bembeyaz ve üzeri rengarenk çiçeklerle donatılmış mezarlar dikkatimi çekti. Gülümseyerek o yönü işaret etti: “Bak, bunlar Portekizlilerin mezarları. Onlar şatafatı ve gösterişi severler, mezarlarından bile hemen belli olur.” 

Sözlerine devam ederek, “Hadi gel seni eski bir bayan peynirci ile tanıştırayım,“ dedi. Yürürken gözleri uzaklara daldı ve tatlı bir tebessümle anlatmayı sürdürdü: “Biliyor musun, küçükken dükkanına girerdik, içi buram buram çiğ süt kokardı. O koku halen burnumdadır. Onu da pek severdim… Bilirsin, eskiden varlıklı insanlar çok görgülüydü; nasıl giyineceklerini, nasıl konuşacaklarını çok iyi bilirlerdi. Giysileri birbirinden güzel, zarafetleri bambaşkaydı. Hepsi zihnimde canlı, sanki dün gibi hatırlıyorum. Onları anmak beni öyle mutlu ediyor ki…“

O an anladım ki, mezarlıklar sadece ayrılıkların değil, yaşanmışlıkların ve geride bırakılan izlerin de durağıydı. Kimi koca bir şehrin kaderini değiştiren keşifleriyle, kimi mutfakta öğrettiği bir incelikle, kimi de dükkanına sinen o unutulmaz süt kokusuyla var olmaya devam ediyordu. Suzan Hanım ise geçmişin fısıltılarına kulak vererek, unutulmuş hayatlara bir çiçekle dokunarak kendi yaşamına en derin anlamı katıyordu.

Suzan Hanım’ın yanından ayrılıp mezarlığın kapısından dışarı çıktığımda, gökyüzüne bakıp içimden evrene sessiz bir teşekkür yolladım. O gün oraya sadece bir ressamın izini sürmek için gitmiştim; oysa hayat bana unutulmuş hikâyelerin, görünmeyen iyiliklerin ve vefanın ne demek olduğunu öğretti.

Şimdi bu satırları yazarken anlıyorum ki : Bu yolculuğumuzda önemli olan makam ve gösteriş değildir. Çok daha sade ve içten dokunuşlara sahip olmalıyız.. Aslında bu dünyadan vakti gelip ayrıldığımızda ardımızda bıraktığımız o sessiz izlerdir sonsuz huzuru var eden. Bir insanın kalbinde tebessümle hatırlanan sıcak bir anı bırakabilmek ya da hiç tanımadığımız birinin başucuna sessizce bir çiçek kondurabilmek… Sessizce yapılan iyilikler, kalpten atılan samimi adımlar ve sevgiyle bırakılan izler zamanın içinde kaybolmuyor; aksine sonsuzluğa uzanıp bir gün geliyor, tıpkı beni o mezar taşlarının arasında o derin duygularla buluşturduğu gibi, insanı kendi ruhuyla ve hakikatle yeniden tanıştırıyor…

 (Yazan ; Betül ERIK)

                                                                                 

One thought on “Geçmişin Fısıltıları: Suzan Hanım ile Zaman İçinde Yolculuk ”

  1. Cok guzel yazi cok teşekkür ederim

    Evrene iz birakmiş insanlar ne guzel bir deneyim harikaa

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website