Yazan: Fahri Sarrafoğlu

İstanbul’da çok ünlü bir lokantanın sahibidir kendisi. Çok ünlü müşterileri var ve lokanta Osmanlı mutfağının seçkin örneklerini her gün müşterilerine sunuyor. Bu lokanta sahibinin özelliği yıllardır lokantasına yaptığı alışverişi kendisi yapıyor. Alınacak sebze ve meyvelerin ya da, pişirilecek yemekler için gerekli olan tüm malzemeleri mutlaka kendisi giderek nereden alacaksa bizzat seçip, bakıyor ve öyle alıyor. Diyeceksiniz ki ne güzel işini seviyor. Ama bu lokanta sahibinin özelliği sadece kaliteli mal almak, ucuz mal almak ve malın en iyisini almak değil. Kendisinin bizzat gitmesindeki sebep başkaydı.

Geçtiğimiz günlerde kendisi ile çok sevdiği menengiç kahvesi eşliğinde sohbet ederken laf arasında sordum: “Neden alışverişi kendiniz yapıyorsunuz ve neden aynı mal aynı kalitede aynı değerde olmasına rağmen pahalı olanını seçiyorsunuz? İlle de ucuz olanı değil de pahalı olanı alıyorsunuz? ”

5934633957_14f409f120_b

Kahvesinden bir yudum aldı ve yine o güzel tebessümü ile cevap verdi,

-Bu işyeri bize ecdadımızın yadigârıdır.  Burada bir yudum su içenin de bir kap yemek yiyenin de mutlu ve huzurlu ayrılması gerekir. Yemeğin nasıl pişirildiği, nasıl sunulduğu, elbette önemlidir. Çok güzel yemek pişirebilirsiniz. Çok güzel bir sunum yapabilirsiniz. Hatta lokantanızın her tarafı çok lüks döşenmiş harika bir mekân olabilir. Ama ufak bir inceliği unutursanız böyle bir lüks lokantanız dahi olsa müşteri size bir daha gelmez.  Niye gelmez, çünkü pişirdiğiniz, sunduğunuz yemekte bir şey eksiktir.  İşte ben o bir şeyin eksik olmaması için erkenden gidiyorum, halden en ucuzu ve en kalitelisini değil en kaliteli ve değerinde fiyat vererek alıyorum.

Bu dostumun söylediklerinden açıkçası pek bir şey anlamamıştım. Demek yemeğin kalitesi ve sunuma kadar önemli olan başka bir şey daha vardı. Bunu biraz daha açmasını rica ettim.

-Sevgili dostum, lokantama diyelim ki patlıcan lazım, kabak lazım, domates lazım. Gidiyorum hale, en güzelini en kalitelisini daha ucuza almak için uğraşmıyorum. Yani SATICIYI GÖNÜLSÜZ OLARAK SATMAYA ZORLAMIYORUM. İşin sırrı buradadır. Alışveriş yaparken siz sakın ha oh be ucuza aldım ya da ucuza kapattım demeyin. Satıcının da rızası olmalıdır. Evet, siz zorla almıyorsunuz, ama gönüllü satmıyor. Yüzü her ne kadar zoraki olarak gülse de gönlünden bu ürünün değeri bu değil ama ne yapalım nakit lazım, giderler için satmak zorundayım gibi çeşitli sebeplerle ederinin altında satmak zorunda kalıyor. Sizde ucuza aldım diye seviniyorsunuz. Getiriyorsunuz o ürünü pişirip, müşterinin önüne ki olmaz işte… Burası olmaz, benim iş yerime gönülsüz bir ürün girmez. Bir kere daha kaliteli yemek pişirmek için buradan başlamak gerekiyor. Yani başta aldığınız ürün ve çalıştırdığınız ahçının yemeğin sunumunu yapan garsonun  dâhil herkesin gönüllü olması hele hele mutlaka yüzünün gülmesi lazım. Bunu elimizden geldiğince uygulamaya çalışıyoruz. Çalışanlarımızı ahilik geleneğine göre mutlaka gönüllü olması için uğraşıyor ve ücretlerini ona göre yüksek tutmaya gayret ediyoruz.

Kısaca: Gönle dikkat etmek gerçekten önemlidir. Mal sahibinin malını razı olduğu fiyatla satması hakkı ve razı olmadığı fiyatla satmasını önlemesi hakkı vardır.

Nisa Suresi 29.ayet : “Siz ey imana ermiş olanlar! Birbirinizin mallarını haksız yollarla -karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla da olsa- heba etmeyin ve birbirinizi mahvetmeyin; zira Allah, sizin için bir rahmet kaynağıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website