MATÉRIALITÉS DE LA MORT

ÖLÜMÜN MADDİ VE MADDİ OLMAYAN HALLERİ

Ölüm yalnızca hayatın sona ermesi midir? Yoksa insan öldükten sonra bedeni, hatırası, mezarı, dijital izleri ve geride bıraktığı toplumsal bağlar başka biçimlerde yaşamaya devam mı eder?

Valérie Robin Azevedo yönetiminde hazırlanan [Im]matérialités de la mort, ölüm üzerine alışılmış soruların dışına çıkan dikkat çekici bir çalışma. Kitap; mezarlıktan sosyal medyaya, dijital ölümsüzlükten toplu mezarlara, göç yollarında kaybolan bedenlerden savaş ve soykırım kurbanlarına kadar uzanan geniş bir alanda ölümün insan ve toplum için ne ifade ettiğini sorguluyor. Kitabın merkezinde çok temel fakat düşündürücü bir soru bulunuyor: Öldükten sonra insanın bedenine, adına, kimliğine, hatırasına ve yaşayanlarla kurduğu bağa ne olur?

KİTABIN KÜNYESİ

Kitabın adı: [Im]matérialités de la mort
Editör: Valérie Robin Azevedo
Yayınevi: CNRS Éditions
Dizi: Les Essentiels d’Hermès
Yayın yılı: 2020
Dil: Fransızca
Basılı ISBN: 978-2-271-13134-8
E-kitap ISBN: 978-2-271-14162-0
Sayfa: Basılı kataloglara göre yaklaşık 239 sayfa; bazı dijital/yayıncı kayıtlarında 256 sayfa
Alan: Antropoloji, sosyoloji, ölüm çalışmaları, iletişim, hafıza ve dijital kültür

Kitabın tamamını okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayın: https://books.openedition.org/editionscnrs/45660

KİTAP BİZE NE ANLATIYOR?

İnsanlık tarih boyunca ölümle yalnızca biyolojik bir son olarak karşılaşmadı. Ölünün ardından cenaze düzenledi, mezar yaptı, dua etti, yas tuttu, hatıralarını korudu ve ölen kişiyle yaşayanlar arasındaki bağı farklı biçimlerde devam ettirdi. Fakat XXI. yüzyılda bu ilişkiye yeni bir alan daha eklendi: dijital dünya. İnsan ölüyor fakat sosyal medya hesabı kalıyor. Fotoğrafları, videoları, yazışmaları ve dijital izleri varlığını sürdürüyor. Yas artık yalnızca evde, mezarlıkta veya ibadethanede tutulmuyor; internet ortamına da taşınıyor. Hatta teknoloji insanın yalnızca hatırasını değil, bir anlamda “varlığını” ölümden sonra devam ettirebilmenin yollarını arıyor.

Öte yandan kitabın meselesi yalnızca dijital ölüm değil. Savaşların ve soykırımların ardından toplu mezarlar açılıyor, kemikler DNA yöntemleriyle kimliklendiriliyor ve yıllar sonra ailelerine teslim ediliyor. Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmenlerin bazılarının bedenleri bulunamıyor; bazılarının bedenleri bulunuyor fakat isimleri bilinmiyor.
Bir başka yerde devletler, toplumun “istenmeyen ölü” olarak gördüğü terör faillerinin nereye gömüleceğini tartışıyor. Tarihe geri döndüğümüzde ise sömürge yönetimlerinin yalnızca yaşayanların inançlarını değil, insanların ölülerini gömme ve atalarını hatırlama biçimlerini de değiştirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Dolayısıyla kitapta ölüm aynı zamanda hafıza, kimlik, aidiyet, toprak, iktidar, teknoloji, iletişim ve adalet meselesi hâline geliyor.

KİTAPTA YER ALAN MAKALELER VE ÖZETLERİ 

1. VALÉRIE ROBIN AZEVEDO – DÜN VE BUGÜN ÖLÜMLE İLETİŞİM

ANA FİKİR: İNSAN ÖLÜR; FAKAT YAŞAYANLARIN ÖLÜYLE KURDUĞU İLİŞKİ MUTLAKA ÖLMEZ.
Kitabın girişinde Valérie Robin Azevedo çok temel bir düşünceden hareket ediyor: Ölüm yalnızca biyolojik hayatın sona ermesi değildir. Aynı zamanda yaşayanlarla ölüler arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesidir. İnsan toplulukları tarih boyunca ölüyü tamamen hayatın dışına çıkarmamıştır. Mezarlar, cenaze törenleri, yas, anma günleri, aile hatıraları, fotoğraflar ve çeşitli ritüeller aracılığıyla ölen kişi yaşayanların dünyasında farklı bir biçimde varlığını sürdürür. Modernleşmenin bu ilişkiyi ortadan kaldırdığı düşünülebilir. Ancak Azevedo’nun ortaya koyduğu çerçevede asıl yaşanan şey ilişkinin kaybolması değil, biçim değiştirmesidir. Özellikle dijital çağ bu dönüşümü daha görünür hâle getiriyor. İnsan öldüğü hâlde fotoğrafları, videoları, mesajları ve sosyal medya hesapları yaşamaya devam edebiliyor. Böylece fiziksel varlık sona ererken bir tür dijital varlık geride kalıyor.

Fakat Azevedo meseleyi yalnızca teknoloji üzerinden ele almıyor. Savaş, soykırım, göç, kayıp bedenler ve toplu mezarlar da yaşayanlarla ölüler arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu gösteriyor. Bir kişinin cesedinin bulunamaması veya kimliğinin belirlenememesi ailesinin yas sürecini doğrudan etkileyebiliyor. Bedenin bulunması, kimliğinin tespit edilmesi ve ailesine teslim edilmesi bu nedenle yalnızca adli bir işlem değil; ölünün yeniden adına, ailesine ve toplumsal hafızaya kavuşması anlamına da gelebiliyor. Azevedo’nun açtığı temel soru böylece çok daha geniş bir hâl alıyor: Bir insan öldüğünde onunla iletişim gerçekten sona eriyor mu? Mezar taşı, fotoğraf, cenaze töreni, aile hatırası veya bugün bir sosyal medya profili… Bunların hepsi farklı dönemlerde yaşayanların ölüleri kendi dünyalarında anlamlandırmalarının araçları olarak görülebilir.

2. GAËLLE CLAVANDIER – ÖLÜM VE ÖLÜLERLE İLİŞKİNİN ÇAĞDAŞ DÖNEMDE YENİDEN BİÇİMLENMESİ

ANA FİKİR: MODERN İNSAN ÖLÜLERLE İLİŞKİSİNİ KESMEDİ; ONLARLA İLİŞKİ KURMA BİÇİMİNİ DEĞİŞTİRDİ.
Clavandier’in temel meselesi, çağdaş toplumlarda ölümün ortadan kalkması değildir. Değişen şey ölümün toplumsal olarak ele alınma biçimidir. Özellikle 1970’lerden itibaren cenaze ve yas pratiklerinde önemli dönüşümler yaşandı. Geleneksel ve kolektif ritüellerin ağırlığı azalırken kişinin ve ailenin tercihleri daha görünür hâle geldi. Ancak bunu “ritüeller artık yok oluyor” şeklinde okumamak gerekir. Eski ve büyük kolektif ritüellerin yanında daha kişisel mikro-ritüeller ortaya çıkmaktadır.

Kremasyonun yaygınlaşması, cenaze hizmetlerinin profesyonelleşmesi ve ölü beden üzerinde yapılan koruyucu-estetik işlemler de çağdaş insanın ölümle kurduğu ilişkinin değiştiğini gösterir. Burada dikkat çekici olan, çağdaş insanın belki ölüm düşüncesinden ziyade ölümün fiziksel gerçekliğiyle, yani cesetle arasına mesafe koymasıdır. Ölümün hastanelerde gerçekleşmesinin yaygınlaşması da bu dönüşümün parçasıdır. Bir zamanlar evde, ailenin ve yakın çevrenin doğrudan şahit olduğu ölüm giderek sağlık kurumlarının ve profesyonellerin yönettiği bir sürece dönüşmektedir. Fakat ölen kişi tamamen hayatımızdan çıkmaz. Cenaze ritüellerinin işlevlerinden biri ölünün ve yaşayanların yeni yerlerini belirlemektir. Ölen kişi fiziksel dünyadan ayrılırken aile ve toplumun hafızasına başka bir biçimde dâhil edilir. Dolayısıyla cenaze yalnızca bir bedeni toprağa vermek değildir. Ölümden sonra hem ölen kişinin hem de geride kalanların toplumsal konumu yeniden şekillenir.

3. JEAN-MICHEL BESNIER – ÖLÜMSÜZLÜK: DİJİTAL ÇAĞIN YENİ ÜTOPYASI

ANA FİKİR: İNSANLIK ESKİDEN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ METAFİZİKTE ARARKEN, DİJİTAL ÇAĞ BUNU TEKNOLOJİK BİR PROJEYE DÖNÜŞTÜRMEYE BAŞLADI.
İnsanlığın ölümsüzlük arzusu yeni değildir. Mitolojiler, dinler ve felsefeler binlerce yıldır ölümün aşılması meselesiyle ilgilenmiştir. Fakat dijital çağda çok önemli bir değişiklik meydana geliyor: Ölümsüzlük artık yalnızca metafizik bir umut olarak değil, teknolojinin gerçekleştirebileceği bir hedef olarak da tartışılmaya başlanıyor. Besnier burada özellikle transhümanist düşünceyi sorguluyor. Biyoteknoloji, yapay zekâ, robotik ve insan-makine bütünleşmesi sayesinde insanın biyolojik sınırlarının aşılabileceği ileri sürülüyor. Daha radikal görüşlerde insan zihninin veya bilincinin biyolojik bedenden bağımsız biçimde devam ettirilebileceği düşünülüyor. Fakat Besnier’nin asıl ilgilendiği soru yalnızca “Bunu yapabilir miyiz?” değildir.

Daha derin soru şudur: “Bunu yaptığımızda ortaya çıkan varlık hâlâ insan olacak mı?” İnsanın ölümlü olması insan olmanın temel şartlarından biriyse, ölümü ortadan kaldırmaya çalışmak insanın kendisini de kökten değiştirebilir. Bu nedenle teknolojik ölümsüzlük düşüncesi yalnızca bilimsel değil; aynı zamanda felsefi ve etik bir meseledir. İnsan ölümden kurtulmaya çalışırken insanlığından da vazgeçme tehlikesiyle karşılaşabilir.

4. FANNY GEORGES – DİJİTAL EBEDİYETLER

ANA FİKİR: BİYOLOJİK HAYAT SONA ERSE BİLE İNSANIN DİJİTAL VARLIĞI ÖLÜMÜNDEN SONRA DEVAM EDEBİLİR.
Bu bölüm dijital çağın ölüm anlayışını nasıl dönüştürdüğünü anlamak açısından kitabın önemli duraklarından biridir. İnsan öldükten sonra sosyal medya hesaplarının, yazışmalarının, fotoğraflarının, videolarının ve çevrim içi izlerinin ne olacağı artık yalnızca teknik değil; aynı zamanda kültürel, etik ve felsefi bir sorudur. Dijital ortam, ölen kişinin fiziksel varlığı sona erdikten sonra bile hatırasının dolaşımda kalmasını mümkün kılar.

Böylece ölen kişi bir anlamda dijital dünyada görünür olmaya devam eder. Bu görünürlük yas tutanlar için bir hatırlama alanı oluşturabileceği gibi, ölüm ile dijital kimlik arasındaki sınırları da daha belirsiz hâle getirir. Kitabın tamamında bu konu daha geniş bağlamıyla ele alınmaktadır. Kitabın tamamını okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayın: https://books.openedition.org/editionscnrs/45660

5. LAURENT JÉRÔME – DİJİTAL ORTAMDA YASIN RİTÜELLEŞTİRİLMESİ

ANA FİKİR: DİJİTAL DÜNYA GELENEKSEL YASI ORTADAN KALDIRMAK ZORUNDA DEĞİLDİR; YASIN, HATIRLAMANIN VE TOPLUMSAL DAYANIŞMANIN YENİ BİR MEKÂNINA DÖNÜŞEBİLİR.
Laurent Jérôme Kanada’daki Yerli toplulukları, özellikle Atikamekw toplulukları üzerinden dijital teknolojinin ölüm ve yas ritüelleriyle nasıl birleştiğini inceliyor. İlk bakışta geleneksel Yerli kültürüyle Facebook gibi modern sosyal ağlar birbirine tamamen zıt iki dünya gibi görülebilir. Fakat Jérôme’un araştırması bunun böyle olmadığını gösteriyor. Bir kişi öldüğünde sosyal medya; fotoğrafların, hatıraların ve taziye mesajlarının paylaşıldığı bir alana dönüşebiliyor. İnsanlar burada yalnızca ölen kişiyi anmıyor, aynı zamanda birbirlerinin yasına ortak oluyorlar.

Böylece Facebook gibi platformlar bir çeşit dijital yas ve dayanışma alanı oluşturabiliyor. Bu noktada gelenek ortadan kalkmıyor. Tam tersine yeni iletişim araçlarına uyarlanıyor. Ölen kişinin fotoğrafları da önem kazanıyor. Fotoğraf artık yalnızca geçmişten kalan bir belge değildir; kişinin hatırlanmasını sağlayan ve topluluğun onunla ilişkisini devam ettiren görsel bir unsur hâline gelir. Jérôme’un araştırması bu nedenle bize gelenek ile teknolojinin mutlaka birbirinin düşmanı olmadığını gösteriyor. Gelenek kaybolmayabilir; yeni bir mecrada yaşamaya devam edebilir.

6. MARIE-FRÉDÉRIQUE BACQUÉ – BEDENSİZ BİR ÖLÜME DOĞRU MU?

ANA FİKİR: ÇAĞDAŞ İNSAN ÖLÜMDEN ÇOK, ÖLÜMÜN MADDİ GERÇEKLİĞİ OLAN BEDENLE ARASINA MESAFE KOYUYOR.
Bu bölüm çağdaş toplumlarda ölü bedenin giderek nasıl görünmez hâle geldiğini sorgular. Ölümün hastanelerde gerçekleşmesi, cenaze işlemlerinin profesyonellere devredilmesi, kremasyonun yaygınlaşması ve ölü bedenin aile hayatından uzaklaşması, ölümün bedensel gerçekliğini gündelik yaşamdan çıkaran süreçler olarak değerlendirilebilir. Böylece çağdaş insan ölümü düşünsel olarak konuşmaya devam ederken cesetle, bedenin dönüşümüyle ve ölümün fiziksel gerçekliğiyle daha az karşı karşıya kalır.

Bu durum ölümün bir tür soyutlamaya dönüşüp dönüşmediği sorusunu gündeme getirir. Kitabın tamamında bu bölüm daha ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Kitabın tamamını okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayın: https://books.openedition.org/editionscnrs/45660

7. AGNÈS GIARD – ÖTEKİ DÜNYADA BİRBİRİNİ SEVMEK: JAPONYA’DA DİJİTAL EKSORSİZMLER

ANA FİKİR: DİJİTAL ÇAĞ ÖTEKİ DÜNYA HAYALİNİ ORTADAN KALDIRMADI; ÖLÜMÜ VE HATTA ÖLÜMDEN SONRAKİ AŞKI OYNANABİLİR BİR DENEYİME DÖNÜŞTÜRDÜ.
Giard’ın çalışması Japon popüler kültürünün ölümle kurduğu oldukça sıra dışı ilişkiyi inceliyor. Çalışmanın çıkış noktalarından biri Angel Beats! adlı anime dizisidir. Hikâyedeki gençler ölmüş ve kendilerini bir çeşit ara dünyada bulmuşlardır. İlginç olan, bu öteki dünyanın bir lise kampüsü şeklinde tasarlanmasıdır.

Gençler burada hayattayken yaşayamadıkları deneyimleri yaşar, geçmişleri ve pişmanlıklarıyla yüzleşir ve sonunda bu ara dünyadan ayrılırlar. Giard buradan Japon ölüm ve öteki dünya tasavvurlarıyla dijital popüler kültür arasındaki ilişkiye geçer. Video oyunlarında ise mesele daha da ilginç hâle gelir. Oyuncu bazen kendisini ölmüş bir karakter olarak deneyimler. Öteki dünyaya geçer, orada başka karakterlerle tanışır ve hatta romantik ilişkiler kurar.

Böylece oyuncuya çok sıra dışı bir deneyim sunulur: Gerçekte ölmeden kendi ölümünü ve ölümden sonraki varoluşunu hayal etmek. Giard’ın “dijital eksorsizm” kavramını yalnızca korku filmlerindeki “şeytan çıkarma” anlamında düşünmemek gerekir. Burada dijital kurgu, insanın ölüm, kayıp, ayrılık ve pişmanlık gibi zor meselelerle sembolik biçimde karşılaşabileceği bir alan hâline gelmektedir. Eski toplumlarda öteki dünya mitler, dinî anlatılar ve ritüeller aracılığıyla tahayyül ediliyordu. Dijital çağda bunların yanına yeni bir araç daha eklenmiştir: video oyunu.

8. CHRISTOPHE PONS – HAYALET, BİZİ TAMAMLAYAN ÖTEKİ BEN

ANA FİKİR: ÖLÜ İLE YAŞAYAN ARASINDAKİ SINIR HER KÜLTÜRDE KESİN VE AŞILMAZ DEĞİLDİR.
Bu bölüm İzlanda’da yaşayanlarla ölüler arasındaki ilişkinin nasıl algılandığını ele alır. Hayalet, yalnızca korku veya doğaüstü bir varlık olarak değil; yaşayan kişinin kimliğini, geçmişini ve aile bağlarını tamamlayan bir unsur olarak da düşünülebilir. Bazı kültürel bağlamlarda ölü, yaşayanların dünyasından tamamen çekilmez; hatıralar, anlatılar, mekânlar ve sembolik ilişkiler aracılığıyla günlük yaşamın bir parçası olmaya devam eder.
Bu nedenle ölüm her toplumda kesin bir kopuş anlamına gelmez. Kitabın tamamında bu bölüm daha ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Kitabın tamamını okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayın: https://books.openedition.org/editionscnrs/45660

9. DOMINIQUE JAILLARD – HERMES, ÖLÜM VE GEÇİŞ

ANA FİKİR: ÖLÜM BİR SINIR OLDUĞU KADAR, DÜNYALAR VE VAROLUŞ DURUMLARI ARASINDAKİ BİR GEÇİŞ MESELESİDİR.
Bu bölümde ölüm, antik düşünce ve Hermes figürü üzerinden bir geçiş meselesi olarak ele alınır. Hermes, mitolojik dünyada sınırlar, geçişler, aracılık ve dünyalar arasında hareket edebilme özellikleriyle öne çıkar. Bu nedenle ölüm, yalnızca hayatın son noktası değil; bir durumdan başka bir duruma geçişi temsil eden sembolik bir eşik olarak da düşünülebilir.

İnsan toplulukları ölüm gibi ifade edilmesi güç bir tecrübeyi mitler, semboller ve ritüeller aracılığıyla anlamlandırmaya çalışır. Kitabın tamamında bu bölüm daha ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Kitabın tamamını okumak için lütfen şu bağlantıya tıklayın: https://books.openedition.org/editionscnrs/45660

10. GABRIELA RAMOS – ÖLÜM, YÖNETİM VE YENİ DÜNYA’NIN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİ

ANA FİKİR: YENİ DÜNYA’NIN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİ YALNIZCA YAŞAYANLARIN DÜNYASININ FETHİ DEĞİLDİ; MEZARLARIN, ATALARIN, HAFIZANIN VE ÖLÜMÜN DE DÖNÜŞTÜRÜLMESİYDİ.
Ramos bizi XVI. yüzyılın And dünyasına götürüyor. İspanyol sömürgeciliğini yalnızca askerî fetih veya siyasi yönetim olarak değerlendirmiyor. Sömürgeleştirme aynı zamanda Yerli halkların ölüm, cenaze, mezar, atalar ve ölüm sonrası hayat anlayışlarını değiştirme girişimiydi. And toplumlarında ölü atalar yalnızca geçmişte yaşamış kişiler değildi. Atalar toplumsal hafıza, soy, siyasi meşruiyet ve toprakla ilişkiliydi. Bu nedenle ölülerle ilişkinin değiştirilmesi aynı zamanda yaşayanların kimliğine müdahale anlamına geliyordu. İspanyol misyonerler Yerli halkların cenaze uygulamalarını Hristiyanlaştırmaya çalıştı.

İnsanların yalnızca nasıl yaşayacakları değil, nasıl ölecekleri, nereye gömülecekleri ve ölülerini nasıl hatırlayacakları da yeni düzen içerisinde tanımlanmaya başladı. Bu noktada mezarlık bile bir iktidar alanına dönüşür. Çünkü ölünün nereye gömüleceğine karar vermek, yaşayanların geçmiş ve toprakla ilişkisine de müdahale etmektir. Fakat Yerli halklar bu dönüşümü pasif biçimde kabul etmedi. Yeni dinî ve hukuki düzenle eski gelenekler arasında uyarlamalar ve yeniden yorumlamalar meydana geldi. Dolayısıyla sömürgeleştirme yalnızca toprağın fethi değil, hafızanın ve ölümün yönetilmesi anlamına da geliyordu.

11. RIVA KASTORYANO – ÖLÜM VE CİHATÇI: KÜRESELLEŞMEDE TERİTORYAYI YENİDEN TANIMLAMAK

ANA FİKİR: HAYATTAYKEN SINIRLARI REDDEDEN KÜRESEL CİHATÇI, ÖLDÜĞÜNDE BEDENİ ARACILIĞIYLA YENİDEN SINIR, DEVLET, AİLE, KİMLİK VE TOPRAĞA BAĞLANIR.
Kastoryano çok sıra dışı fakat önemli bir soruyla hareket ediyor: Bir cihatçı öldüğünde bedeni nereye aittir? Avrupa’da doğmuş veya yaşamış, daha sonra ulusötesi bir cihatçı yapıya katılmış kişi hayattayken ulusal aidiyetini reddedebilir. Fakat öldüğünde geriye son derece fiziksel bir gerçeklik kalır: beden. Ve bu beden bir yere gömülmek zorundadır.

Böylece ölüm, kişinin hayattayken aşmaya çalıştığı sınırları yeniden ortaya çıkarır. Hangi devlet cenazeyi kabul edecek? Doğduğu ülkeye mi gömülecek? Ailesinin köken ülkesine mi gönderilecek? Ailesinin talebi ne olacak? Defin böylece yalnızca dinî bir işlem olmaktan çıkar; vatandaşlık, devlet, aile, kimlik, toprak ve siyasi aidiyet meselesine dönüşür. Burada ayrıca çok insani bir çelişki vardır. Kamuoyunun “terörist” olarak gördüğü kişi, bir aile açısından hâlâ oğul, kardeş veya başka bir yakındır. Ölüm siyasi kimliği ortadan kaldırmaz; fakat kişinin diğer kimliklerini yeniden görünür hâle getirebilir. Kastoryano’nun çalışması böylece küreselleşmenin ilginç sınırını gösterir: Fikirler sınırları aşabilir; fakat ölü beden hâlâ bir yere konulmak zorundadır.

12. CAROLINA KOBELINSKY – GÖÇTE ÖLÜLERDEN GÖÇ ÖLÜMLERİNE

ANA FİKİR: “GÖÇ SIRASINDA ÖLÜM” OLAYI TARİF EDER; “GÖÇÜN ÖLÜLERİ” İFADESİ İSE BU ÖLÜMLERİ ORTAYA ÇIKARAN SINIRLARI, POLİTİKALARI VE KOŞULLARI SORGULAMAYA AÇAR.
Kobelinsky Avrupa sınırlarında ve özellikle Akdeniz güzergâhlarında hayatını kaybeden göçmenleri inceliyor. Başlığındaki küçük değişiklik aslında bütün çalışmanın anahtarını oluşturuyor: Göç sırasında ölenler ile göçün ölüleri aynı şey değildir. İlk ifade yalnızca kişinin yolculuk sırasında öldüğünü söyler. İkincisi ise şu soruyu gündeme getirir: Bu insanın ölümüne hangi koşullar yol açtı? Kobelinsky’nin araştırmasında başka çok önemli bir sorun daha ortaya çıkar: kimliği bilinmeyen ölüler. Bir kişinin bedeni bulunabilir fakat üzerinde belge olmayabilir.

Ailesi başka bir ülkede olabilir. Böylece ortada bir insan bedeni vardır fakat onun adı bilinmez. Tersi de mümkündür. Aile kişinin kaybolduğunu bilir fakat beden bulunamaz. Böylece iki trajik durum ortaya çıkar: isimsiz beden ve bedensiz ölü. Özellikle denizde kaybolan insanlar açısından bu durum ailelerin yas sürecini çok zorlaştırmaktadır. Çünkü normal şartlarda ölümün ardından cenaze, mezar ve yas vardır.

Fakat göç yolunda kaybolan kişide bunların hiçbiri olmayabilir. Bu nedenle ölünün kimliğini belirlemek yalnızca teknik bir adli işlem değildir. Bir ölünün adını geri vermek, onu yeniden ailesine ve insanlık hikâyesine dâhil etmektir. Bir fotoğraf, telefon numarası, yol arkadaşının tanıklığı, kişisel eşya veya mezar kaydı bu nedenle önemli bir iz hâline gelebilir. Kobelinsky bizi sayıların arkasındaki insanı görmeye davet eder. “Kaç kişi öldü?” sorusunun yanında “Kim öldü? Adı neydi? Ailesi nerede? Bedeni nerede? Kim onun yasını tutuyor?” sorularını da sormamız gerekir.

13. ÉLISABETH ANSTETT – NEDEN MEZARDAN ÇIKARILIR?

ANA FİKİR: TOPLU MEZARI AÇMAK YALNIZCA GEÇMİŞTE NE OLDUĞUNU ÖĞRENMEK DEĞİLDİR; ÖLÜNÜN KİMLİĞİNİ, AİLESİYLE BAĞINI, ADALET İÇİNDEKİ YERİNİ VE TOPLUMUN HAFIZASINDAKİ KONUMUNU YENİDEN KURAN BİR SÜREÇTİR.
Anstett kitabın sonunda çok temel fakat sarsıcı bir soru soruyor: Bir ölüyü neden mezarından çıkarıyoruz? Normal cenaze ritüelinin mantığı ölüyü toprağa vermektir. Fakat savaş, soykırım, diktatörlük ve kitlesel şiddetin ardından bunun tam tersi yapılır. Mezar açılır, kemikler çıkarılır, incelenir, DNA örnekleri alınır, kimlik belirlenir, ölüm nedeni araştırılır ve kalıntılar bazen yıllar sonra yeniden gömülür. İşte burada “forensic turn – adli dönemeç” kavramı devreye girer. Modern adli antropoloji ve genetik teknolojileri, toplu mezarlardaki insan kalıntılarının kimliklendirilmesini mümkün hâle getirmiştir. Fakat Anstett’in asıl sorusu şudur: Bir mezarı açmak yalnızca teknik bir işlem midir? Çünkü adli uzman açısından bir kemik ölüm nedeni veya kimliğe ilişkin bir delil olabilir. Ama aile açısından aynı kemik annesidir, babasıdır, oğludur, kızıdır veya kardeşidir.

Bu yüzden aynı insan kalıntısı aynı anda hem delil, hem kurban, hem aile ferdi, hem de toplumsal hafızanın taşıyıcısı olabilir. Toplu mezarın açılmasının da tek bir amacı yoktur. Kayıpları bulmak, kimlik belirlemek, suçun delillerini toplamak, ailelere kalıntıları teslim etmek veya ölüye uygun bir cenaze sağlamak gibi farklı amaçlar bulunabilir. Savcı için amaç delil olabilir.

Adli antropolog için kimliklendirme olabilir. Fakat aile için soru çoğu zaman çok daha basittir: “Yakınım nerede? Onu bana verin ki gömebileyim.” Bu nedenle yeniden defin çok önemlidir. Bir insanın katilleri tarafından toplu bir çukura atılmasıyla ailesinin onu adıyla, duasıyla, töreniyle ve mezar taşıyla toprağa vermesi aynı şey değildir. Böylece yıllarca isimsiz bir kemik olarak kalmış insan yeniden adına, ailesine ve mezarına kavuşabilir. Anstett’in yaklaşımını özetleyen en çarpıcı ayrım belki de şudur: ADLİ UZMAN KEMİKTE DELİL GÖREBİLİR; AİLE İSE HÂLÂ BİR İNSAN GÖRÜR. Bu yüzden Anstett’in sorusu yalnızca “Kazı yapabiliyor muyuz?” değildir. Asıl soru şudur: “Neden kazıyoruz ve mezarı açtığımızda hem ölüye hem yaşayanlara ne oluyor?”

SONUÇ: ÖLÜM BİR SON MU, İLİŞKİNİN DÖNÜŞÜMÜ MÜ?

[Im]matérialités de la mort kitabını bitirdiğimizde karşımıza tek bir ölüm anlayışı çıkmıyor. Bir yerde ölüm dijitalleşiyor, bir yerde yas Facebook’a taşınıyor, bir yerde teknoloji insana ölümsüzlük vaat ediyor, bir yerde insan sanal dünyada kendi ölümünü deneyimliyor. Bir başka yerde sömürge yönetimi ölünün nereye gömüleceğine müdahale ediyor. Bir yerde ölen cihatçının hangi toprağa ait olduğu tartışılıyor.

Akdeniz’de ise bazı insanların bedeni bulunuyor fakat adı bulunamıyor; bazılarının adı biliniyor fakat bedeni bulunamıyor. Ve savaşlardan yıllar sonra toplu mezarlar açılıyor; bir kemik parçasının ardında yeniden bir isim ve insan hikâyesi aranıyor. Bütün bunlar bizi kitabın en temel sorusuna geri getiriyor: Ölüm insan ile toplum arasındaki ilişkiyi gerçekten bitiriyor mu, yoksa yalnızca bu ilişkinin biçimini mi değiştiriyor? Belki de kitabın bize bıraktığı en güçlü düşünce şudur: İNSANIN ÖLÜLERİNE NASIL DAVRANDIĞI, YAŞAYAN İNSANA VERDİĞİ DEĞER HAKKINDA DA ÇOK ŞEY SÖYLER. Çünkü mezar yalnızca mezar değildir. Bir isim yalnızca isim değildir. Bir kemik yalnızca kemik değildir. Bir fotoğraf yalnızca fotoğraf değildir. Bunların her biri bir zamanlar yaşamış bir insanın kimliğini, hikâyesini ve başkalarıyla kurduğu bağı taşır. [Im]matérialités de la mort tam da bu nedenle ölüm hakkında bir kitap olduğu kadar insan, hafıza, aidiyet ve yaşamak üzerine de bir kitaptır.

Hazırlayan: Fahri Sarrafoğlu
www.hakikatevi.net

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website