Yazan: Fahri Sarrafoğlu

Anadolu’nun bir şehrinin güzel bir ilçesinde geçiyor hikâyemiz.

“Hikâye” deyip de gülüp geçmeyin. “Aman canım, hikâye bu, olur mu böyle şey?” demeyin. Çünkü anlatacaklarım, hemen hemen aynıyla vakidir.

Efendim, üniversitelerin yarıyıl tatili başlayınca Türkiye’nin değişik illerindeki üniversitelerde okuyan bu ilçenin öğrencileri memleketlerine dönerler. Sadece üniversite öğrencileri mi? Sömestr tatili başlayınca başka illerde çalışan öğretmenler, memurlar, hatta iş adamları da hem yarıyıl tatilinde hem de yıllık izinlerinde memleketlerine gelirler.

İlçeye tatile gelen genç hanımlar, geldiklerinin ikinci günü adeta anlaşmış gibi ilçenin en eski kuaförü olan, fakat o yıllarda “kuaför” kelimesi henüz pek kullanılmadığı için “berber” olarak bilinen Berber Nezahet Abla’ya uğrarlardı.

Şehrin üniversitede okuyan veya üniversiteyi bitirmiş erkekleri ise soluğu Kaportacı Naci Usta’nın dükkânında alırlardı.

Şimdi diyeceksiniz ki:

“Tamam, hanımlar Berber Nezahet’e gidiyorlardı; belki ihtiyaçları vardı. Peki erkekler neden Kaportacı Naci Usta’ya gidiyordu?”

Efendim, işte hikâyenin önemli kısmı da burada.

Bu ilçede okuyup başarılı olan gençler, başarılarının bir kısmını Berber Nezahet Abla’ya ve Kaportacı Naci Usta’ya borçluydular.

Nasıl mı?

Anlatayım efendim…

“OKUMAZSAN SENİ NEZAHET’İN YANINA ÇIRAK VERİRİM!”

Bu ilçede okumak konusunda isteksiz olan öğrencilerin anne ve babalarının sık sık söylediği bir söz vardı:

“Vallahi bak, okumazsan seni Berber Nezahet’in yanına çırak veririm, haberin olsun. Demedi deme! Beni de yorma. Okumayacaksan doğru oraya veririm, bak!”

Öğrenci erkekse bu defa tehdit biraz değişirdi:

“Bak, okumazsan işte davul, işte zurna! Doğru Kaportacı Naci Usta’ya gidersin, ona göre. Karar senin!”

Bu tehdidi ciddiye alan öğrencilerin bir kısmı canla başla çalışır, derslerine sarılır ve üniversiteyi kazanma azmine girerlerdi.

Anne ve babalarının sözünü pek ciddiye almayanlar ise yaz tatilinde gerçekten çırak olarak o dükkânlara gönderilirdi.

Tabii bayan kuaförünün yanında çalışmak da kolay değildi, kaporta dükkânında çırak olmak da…

Genellikle çok uzun sürmezdi. Bir hafta çalışan olurdu, en fazla bir ay dayanabilen olurdu. Ama bu ilçeden üniversiteye giden gençlerin büyük bir kısmı, mutlaka bu iki dükkândan birine uğramış; birkaç günlük de olsa çıraklık yapmışlardı.

ASIL DERS DÜKKÂNDA VERİLİRDİ

Gelelim hikâyenin asıl önemli kısmına…

Öğrenciler, okumazlarsa bu dükkânlarda veya başka bir ustanın yanında çırak olacaklarını bildikleri için canla başla üniversite sınavlarına çalışırlardı.

Üniversiteyi kazandıktan sonra ise soluğu yine Berber Nezahet Abla’nın ve Kaportacı Naci Usta’nın yanında alırlardı.

Bu defa çırak olarak değil, teşekkür etmek için…

Gelir, ellerini öperlerdi.

“Bizi siz okumaya teşvik ettiniz. Bugün üniversiteyi kazandıysak sizin de payınız var.” derlerdi.

İşte yıllar sonra oluşan o kalabalık, aslında bir teşekkür kalabalığıydı.

Güngörmüş Nezahet Hanım hâlâ hayattadır. Kendisi gibi nezih, becerikli ve yaptığı işi seven birçok kuaför yetiştirmiştir.

Kaportacı Naci Usta’nın yanından yetişen ve bugün hâlâ mesleğini sürdüren birçok usta vardır.

Fakat bu iki ustanın yaptığı sadece meslek öğretmek değildi.

Onlar, yanlarına birkaç günlük çırak olarak gelen gençlere aynı zamanda hayat dersi verirlerdi.

Çalışmayı, alın terini, sabrı, insan ilişkilerini, meslek sahibi olmanın değerini ve hayatta ayakta durabilmenin önemini anlatırlardı.

Öğrenciler de bu kısa çıraklık dönemlerinde aldıkları dersleri yıllarca unutmaz, hayatlarına yön verirlerdi.

İşte o şehirde yıllar sonra oluşan kalabalıkların sırrı buydu.

Onlar teşekkür etmeye geliyorlardı.

SADECE NEZAHET ABLA VE NACİ USTA MI?

Ha, bu arada sakın zannetmeyin ki bu ilçede sadece iki usta vardı.

Olur mu öyle şey?

Ondeleci Bakiye Hanım, Defçi Saadet Hanım, Yorgancı Nuriye Teyze, Terzi Naciye Hanım gibi nice ustanın yanına da okumayan veya okumaya teşvik edilmek istenen çocuklar çırak olarak verilirdi.

Yine Fırıncı Bahattin Amca, Erkek Berberi Nasuh Usta, Yumurtacı Ziya sayabildiklerimden sadece birkaçı…

Her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir öğrencisi ve o öğrencilerin hayatında bıraktığı ayrı bir iz vardı.

Bu satırların yazarının da çıraklığı olmuştur efendim.

Bakkal İsmail Abi’nin yanında…

Evet, bendeniz de yaklaşık iki ay kadar bakkallık yaptım.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o iki ayın bana sadece bakkallığı değil, insanı, emeği, sabrı ve hayatı da öğrettiğini düşünüyorum.

Belki de çocuklara verilen en güzel eğitimlerden biri buydu:

Hayatın içinden öğrenmek…

KISACA

Kur’an-ı Kerim bize bilginin, öğrenmenin ve düşünmenin değerini şöyle hatırlatır:

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz temiz akıl sahipleri öğüt alıp düşünürler.”
(Zümer Suresi, 9)

Yine şöyle buyurulur:

“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.”
(Nahl Suresi, 43)

Bilgi sahibi olmak, insanın dünyaya bakışını değiştirdiği gibi ALLAH’a olan sevgisinin ve O’na karşı sorumluluk bilincinin artmasına da vesile olabilir.

Resûl-i Ekrem (s.a.a.) buyurmuştur:

“Çocuklarınızı iyi eğitin ki yüce ALLAH sizleri affetsin.”

İmam Ali (a.s.) buyurmuştur:

“Çocuklarınızı kendi zamanınızın âdetlerine göre eğitmekte ısrarcı olmayın; çünkü onlar sizin zamanınızdan başka bir zaman için yaratılmışlardır.”

Belki de Berber Nezahet Abla’nın, Kaportacı Naci Usta’nın ve diğer ustaların yaptığı tam olarak buydu:

Çocuklara sadece bir meslek değil, hayatı öğretmek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website