Geceniz mübarek olsun. Bugün, babalar günü vesilesiyle üzerinde düşünmemiz gereken en kadim kavramlardan birine, “baba” kelimesine ve onun aslında ne anlama geldiğine bakacağız. Çünkü bu kelime, sandığımızdan çok daha derin, çok daha hayati bir anlam taşıyor.
Baba: Tutan, Koruyan, Demir Gibi Sağlam Olan
Baba kelimesinin köküne indiğimizde karşımıza ilginç bir gerçek çıkar. Eski denizcilikte, limana yanaşan devasa gemilerin halatlarının bağlandığı o koskoca demire “baba” denirdi. Neden mi? Çünkü o demir, devasa gemiyi fırtınalara, dalgalara karşı tutar, korur ve muhafaza eder. İşte baba kelimesi, tam olarak bu demirin görevini taşır: Tutan, koruyan, muhafaza eden. Bir baba, tıpkı o demir gibi, kendisine bağlananların güvenli limanıdır.
Peki, bu kadar önemli bir kavramı nasıl sadece kan bağına indirgedik? Zira kaynaklarımız bize üç tür babadan bahseder. Birincisi biyolojik babamız, ikincisi kayınbabamız, üçüncüsü ise en derin ve en çok ihtiyaç duyduğumuz olanı: Manevi babamız. İşte bugün asıl üzerinde duracağımız konu, bu manevi babalıktır.
Neden Mevlana’ya “Baba” Demedik de Somuncu Baba’ya Dedik?
Anadolu’nun dört bir yanında onlarca “baba” vardır: Somuncu Baba, Ahi Evren Baba, Geyikli Baba, Terzi Baba, Oruç Baba, Tuz Baba… Peki, neden Mevlana’ya, Yunus Emre’ye, Akşemsettin’e “baba” demedik de bu zatlara dedik? Aradaki fark neydi?
Bu sorunun cevabı, gerçek babalığın sırrını bize verir. Bu zatlar, her şeyden önce halkın içindeydiler. Aralarına asla mesafe koymadılar. Somuncu Baba halkla birlikte ekmek yapıyor, sohbet ediyor, şakalaşıyordu. Terzi Baba’nın işi terzilikti; Oruç Baba geceleri gıda dağıtıyordu. Onlar, halkın derdini, neşesini, gözyaşını birebir yaşayan insanlardı.
Bir profesöre, bir medrese âlimine “baba” demeyişimizin sebebi buydu. Çünkü onlar, ne kadar değerli olursa olsunlar, çoğu zaman makamın ve ilmin getirdiği bir mesafe ile halktan ayrı durdular. Oysa gerçek babalar, “Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir” ayetinin sırrına ermişlerdi. Onlar için makam, mevki, rütbe yoktu. Sadece Allah rızası ve evrene hizmet vardı.
Babalığın Özü: Ayna Tutmak ve Yeniden Doğuma Vesile Olmak
Peki, bu manevi babalar ne yapıyordu? İnsanın yeniden doğmasına vesile oluyorlardı. Evet, hepimiz bir anneden doğduk ama çoğumuz hâlâ doğmamış durumdayız. Yaşımız 20, 30, 40 olmuştur ama nefsimizin, benliğimizin kabuğunu kıramamışızdır. İşte manevi baba, karşısındaki kişiye bir ayna tutar. Ona der ki: “Önce kendine bak. Kusurunu kendinde gör. Başkasını eleştirmeden evvel, aynadaki suretine bir bak.”
Kayseri’deki Aynalı Baba’yı bilir misiniz? Her zaman yanında bir ayna taşırmış. Kendisine bir soru sorulduğunda veya bir şikâyet getirildiğinde, karşısındakine aynayı uzatır ve “Önce kendine bak” dermiş. İşte babalık, yukarıdan emir ve yasak savurmak değil; kişinin kendi gerçeğiyle yüzleşmesine yardımcı olmaktır.
Ya da Tuz Baba’yı düşünün. Fazla tuzun yemeği bozduğunu söyler. Tıpkı bunun gibi, fazla nasihatin, tepeden inme öğütlerin de insanı usandırdığını, onu kenara ittiğini hatırlatırdı. “Önce tuzu kendine koy, tadına bak” derdi.
Bugünün Babalığı ve Anneliği: Süreç Odaklı Olmak
Günümüzde en büyük kaybımız, maalesef bu babalık ve analık bilincini yitirmiş olmamız. Çocuklarımızı, öğrencilerimizi sadece sonuca odaklı yetiştiriyoruz: “Kazansın, evlensin, işe girsin.” Ama süreci, yani onların iç dünyasını, ne hissettiklerini, ne yaşadıklarını merak etmiyoruz. Üniversite sınavına giren çocuğunuzun hangi sınıfta olduğunu bilmiyorsunuz ama “girsin de kazansın” diyorsunuz. Bu, babalık değil, sadece bir gözetimdir.
Oysa gerçek babalık, çocuğunuzla birlikte hüzünlenmek, onun kuşu öldüğünde o kuşu birlikte toprağa gömmektir. Tıpkı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) küçük sahabesi Enes’le yaptığı gibi. Efendimiz, bir çocuğun kuşu öldüğünde yere eğilmiş, onunla birlikte hüzünlenmiş ve kuşu birlikte defnetmişlerdir. “Canım, bir kuş değil mi” dememiştir. İşte baba, hâl ile hâllenendir.
En Büyük Güç: Niyet
Bugün birçoğumuz “Benim çocuğum yok” diye üzülüyor. Oysa unutmayalım, gerçek babalık ve analık sadece öz evlatla sınırlı değildir. Bir öğrenciye, bir kardeşe, bir yetime sahip çıkmak, onu yetiştirmek, ona ayna olmak… Tıpkı hiç çocuğu olmadığı halde 55 çocuğu büyüten, okutan ve hayata hazırlayan o mübarek kadın gibi.
Gücümüz, evlat sayısından, makamdan ya da servetten gelmez. Gücümüz, niyetimizden gelir. Niyetimiz “Allah adına, evren için” olursa, bir kişiye dokunmak bile tüm dünyaya bedel olur. Bir fidan dikmek bile, sadece babayı değil, tüm evreni şenlendirir.
Son Söz: Mesafeyi Kaldırın
Öyleyse gelin, bugünden tezi yok, babalığı ve analığı yeniden tanımlayalım. Rütbe, makam, “hoca efendi” sıfatları aramıza mesafe koymasın. Tepeden bakan değil, yanında yürüyen olalım. Önce kendimizi tanıyalım, sonra başkalarının kendini tanımasına ayna olalım.
Unutmayın, “Bir sıfırdan iyidir.” Bir kişiyi yetiştirmek, tüm dünyayı kurtarmaktan daha değerlidir. Niyetimiz Allah, gayemiz evren olsun. O zaman ne ölçüde babaysak, ne ölçüde anaysak, o oranda huzur ve güven buluruz.
Çünkü baba, limanda gemiyi tutan demir gibi sağlam; aynadaki yansıma gibi gerçek; tuz gibi ölçülü ve samimi olandır.
Ve hepimiz, bir başkasının hayatına dokunabildiğimiz ölçüde, gerçek birer babayız.
Kur’an’dan Mesajlar
İşte buraya kadar anlattıklarımızı Kur’an-ı Kerim’in eşsiz rehberliğiyle taçlandıralım. Zira bu kutlu kitap, babalık ve annelik makamının ne denli yüce olduğunu, bir insanın yetişmesinin Allah katında ne kadar kıymetli görüldüğünü bizlere açıkça bildirmektedir.
- Anne ve Babaya İyilik, Allah’a Kullukla Birlikte Anılmıştır
Yüce Rabbimiz İsrâ Sûresi’nde şöyle buyurur:
“Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi ve anne babaya iyilik etmenizi kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Merhamet göstererek tevazu kanadını indir ve de ki: ‘Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl koruyup büyüttülerse, sen de onlara öylece merhamet göster.'”
(İsrâ Sûresi, 17/23-24)
Bu ayet, Allah’a kulluk ile anne-babaya iyilik etmeyi aynı cümlede zikrederek bu ödevin ne denli önemli olduğunu vurgular. Tıpkı yazımızda bahsettiğimiz gibi, baba limanda gemiyi tutan demir gibi koruyucudur ve bu koruyuculuğun karşılığı Allah katında çok büyüktür.
- Dünyevi ve Manevi Rehberlikte Hz. Lokman Örneği
Kur’an’da ideal baba-evlat ilişkisinin en güzel örneği Hz. Lokman’da (a.s) sunulur. Rabbimiz, onun oğluna verdiği öğütleri bizlere aktarır. Hitap şekline bakalım: “Yavrucuğum!” diye başlar Hz. Lokman. Bu, yumuşak, şefkatli ve merhamet dolu bir yaklaşımdır. Ardından öğütlerini sıralar:
“Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.”
(Lokmân Sûresi, 31/13)
Devamında, yapılan iyiliğin zerre kadar dahi olsa karşılıksız kalmayacağını, namazın önemini, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı ve sabrı öğütler. Bu ayetler bize bir babanın en temel görevinin, evladını iman ve ahlak üzere yetiştirmek olduğunu hatırlatır. İşte bu, yazımızda bahsettiğimiz “yeniden doğuma vesile olma”nın, yani manevi babalığın Kur’an’daki en açık örneğidir.
- Her İyiliğin Karşılığı Verilecektir
Bir insanın yetişmesine vesile olmanın, Allah katında ne denli büyük bir ecir olduğunu şu ayetle daha iyi anlarız:
“Kim zerre miktarı hayır yaparsa onu görür. Kim zerre miktarı şer işlerse onu görür.”
(Zilzâl Sûresi, 99/7-8)
Bu ayet, yazımızdaki “Bir kişiyi yetiştirmek, tüm dünyayı kurtarmaktan daha değerlidir” ifadesini Kur’anî bir temele oturtur. Zira bir insana tutulan ayna, verilen bir öğüt, gösterilen bir sabır zerre miktarı dahi olsa asla karşılıksız kalmayacaktır.
- Korku ve Hüzün Yoktur
Yazımızda bahsettiğimiz manevi babaların ve anaların en büyük müjdesi ise şu ayette gizlidir:
“İman edenler ve Allah’a tevekkül edenler yok mu? İşte onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
(Yunus Sûresi, 10/62)
Gerçek anlamda babalık ve analık yapanlar, yani bir başkasının yeniden doğumuna vesile olanlar, bu ayetin müjdesine nail olurlar. Çünkü onların niyeti halistir, Allah’adır ve evren içindir.