Nasrettin hoca bir ramazan akşamı elinde bir küçük sepetle su
kenarına gidiyormuş. Yolda ders şeritlerinden bir softaya tesadüf
etmiş.
SOFTA: uğurlar olsun hocam akşamüstü ne tarafa böyle?
NASREDDİN HOCA: Sepete biraz nevale koydum. Dere kenarında
iftar edeceğim. İstersen sende buyur.

Softa yemek sözünü işitince dayanamamış hocanın peşine takılmış iki
ahbap konuşa konuşa dere kenarına varmışlar. O aralıkta güneş
batmış. Mescidin tahta minaresinden ezan okunmaya başlamış. Hoca
hemen sepeti açmış ve içinden bir tavukla bir yumurta çıkarıp,
yumurtayı arkadaşına vermiş. Tavuğu da kendi yemeğe koyulmuş.
Softa evvel ses çıkarmamış. Fakat biraz sonra;

SOFTA: Hoca sen çok ayıp ediyorsun misafire böyle mi ikram
olunur?
Hoca kemali iştahıyla tavuğu yemeğe devam ederek sormuş;
NASREDDİN HOCA: Farz edelim ki ben hata işledim acep şu sepet
senin olsa idi ne yapardın?
SOFTA: Ne yapacağım tavuğu sana verirdim yumurtayı kendim
yerdim.
Hoca kemali saffetle;
NASREDDİN HOCA: Öyleyse ne kızıyorsun demiş işte bende böyle
yaptım.

BU FIKRA BİZE NE DİYOR? 

Bu fıkra, görünüşte bir yemek paylaşımı krizini anlatırken, tasavvufi açıdan derin bir “Nefs Muhasebesi” , “Ayn-ı Rıza” (hoşgörü) ve “Tevhid” dersi vermektedir. Softa, olayı kendi nefsine göre yorumlayıp Hoca’yı ayıplarken, Hoca aslında ona tasavvufun altın kuralını hatırlatır: “Herkes kendi gördüğünü yaşar ve kendi nefsiyle yargılar.”

Fıkranın Tasavvufî Boyutları

  1. Zâhir ve Bâtın Çatışması: Görünenin Ötesini Görmek

Tasavvufta temel ilkelerden biri, eşyanın zâhirine (dış görünüşüne) takılıp kalmamak, bâtınını (iç gerçekliğini) görebilmektir. Softa, hocanın tavuğu kendine ayırıp kendisine yumurta vermesini görünce hemen zâhirî bir hüküm verir: “Hoca ayıp ediyor, misafire böyle ikram olmaz.” Oysa Hoca’nın yaptığı, softanın zâhirperestliğini perdeleyen bir bâtın terbiyesidir.

Softa, olayın sadece zâhirine bakar: “Bir kişi, iki yiyecek var; büyük olan (tavuk) bana verilmeli.” Bu, insanın dünyevî adalet ve benlik algısıdır. Hoca’nın yaptığı ise softanın kendi kuralını kendisine söyletmek suretiyle, aslında softanın nefsindeki “ihtirası” ortaya çıkarmaktır. Hoca’nın tavuğu yemesi, fiziksel bir açlığı değil, “nefsin kendini önceleme hırsını” simgeleyen softaya verilmiş bir egzersizdir.

  1. Nefsin Sübjektif Adaleti: “Herkes Kendi Nefsiyle Yargılar”

Hoca’nın softaya sorduğu soru, tasavvufî bir mizana vurulduğunda nefsin nasıl aldatıcı olduğunu gösterir:

“Farz edelim ki ben hata işledim. Acep şu sepet senin olsa idi ne yapardın?”

Softa, bu soruya içindeki bencilliği gizleyerek cevap verir: “Tavuğu sana verirdim, yumurtayı kendim yerdim.” Bu cevap, softanın kendisini “cömert” zannetmesine yol açar. Oysa bu söz, onun zihninde “tavuğun en değerli şey” olduğu ve Hoca’nın onu hak ettiği gibi bir ön kabulden gelmez; sadece nefsini tatmin edecek bir senaryodur.

Softanın kurduğu bu sübjektif adalette bile, kendisine yumurtayı lâyık görmesi dikkat çekicidir. Yani softa, elinde olsa yine kendini önceleyecek, sadece görüntüde Hoca’ya büyük parçayı vererek nefsini “iyi insan” mertebesine çıkaracaktır. Tasavvufta esas olan, “nefsin bu aldatıcı hesaplarından kurtulup, Hakk’ın takdirine teslim olmaktır.”

  1. “İşte Ben de Böyle Yaptım” Cümlesindeki Sır: Tevhid Penceresinden Bakış

Hoca’nın cevabı bir mantık hatası değil, derin bir irfandır:

“Öyleyse ne kızıyorsun? İşte ben de böyle yaptım.”

Burada Hoca, softanın nefsine şunu söyler: “Sen zaten kendine göre bir adalet kurdun. Bu kurduğun adalette bile sen, kendine yumurtayı layık gördün. O halde benim fiilim seninkinden ne farklı ki? Aynı şeyi yaptık, sadece roller değişti.”

Bu, tasavvuftaki “İnsanlarda kusur gören, aslında kendi kusurunu görüyordur” prensibinin ta kendisidir. Hoca, softaya kendi nefsini gösteren bir ayna tutmuştur. Softa, Hoca’yı yargılarken aslında kendi nefsinin aksini görmüş ama bunu fark edememiştir.

  1. Ayn-ı Rıza Makamı: Hoşgörünün Ötesi

Tasavvufta “Ayn-ı Rıza”, kişinin her şeyi Allah’tan bilip, olan bitene hoşgörüyle bakmasıdır. Fakat bu fıkrada Hoca, softaya gösterdiği hoşgörüden daha fazlasını yapar: Onu kendi nefsiyle yüzleştirir. Gerçek hoşgörü, karşıdakinin hatasını görmezden gelmek değil, onun kendini tanımasına vesile olmaktır. Hoca’nın yaptığı da tam olarak budur.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website