ŞEYH MUSTAFA DEVATİ

Aziz Mahmud-ı Hüdai hazretlerinin kamil bir tarikat haline getirdiği Celvetî tarikatının önemli isimlerinden biri olan Mustafa Devâtî, 17.yy Osmanlı İmparatorluğunda Üsküdarlı bir Celveti şeyhidir. Doğum tarihi ve yeri belli olmamakla beraber babasının adının Resul olduğu bildirilmektedir. Divit imalâtıyla meşgul olduğu veya bu işi meslek edinen bir ailede yetiştiği için “Devâtî” ya da “Divitçi” lakabıyla meşhur olmuştur. Mustafa Efendi’nin tasavvuf yoluna girmesinde gördüğü bir rüya etkili olmuştur. Rüyasında kendisini yanar iken gören Mustafa Efendi uyandığı vakit “alemde bir mürşid-i kamil bulamadım ki benim derdime derman olsun” diye üzüldüğünü beyan etmektedir. Daha sonra kendisinin elinden tutulduğu ve Resulullah Efendimizin imamlığında gece namazı kıldığı ve Efendimizin ona “senin derdine derman ve ulu Mevla’ya vuslatına çare Üsküdarlı Ahmet Efendidendir” dediğini bizzat kendisi beyan etmektedir.

ÖNCELİK KALP EĞİTİMİ OLMALI 

Celvetiyye tarikatına, Aziz Mahmud Hüdayki’nin halifelerinden Muk’ad Ahmed Efendi vesilesiyle tabi olmuştur. Gayreti ve kabiliyetiyle kısa zaman içerisinde Tasavvuf yolunda hızlı ilerleme kat ederek. Şeyhi tarafından irşad için Kastamonu’ya gönderildi. Kendisi şu şekilde açıklamaktadır “Gördüm ki Sultan-ı Kevneyn (s.a.v) orada oturuyor. Mübarek yüzlerinin nuru şimşek gibi çakıyor. Efendime hürmet edip yer gösterdi, efendimde oturdu. Nebiyyi Muhterem “Bu yanındaki kimdir?” buyurdu. Efendim de “Sultanımın yetimi Mustafa kulundur” dediler. Aleyhissalatü ve’s-selam Efendimiz “Bunu Kastamonu’ya gönderin, sonra Üsküdar’a gelir. Emri Hak bunun üzerine cari olmuştur.” Buyurdular. Bu konuda söz çoktur ancak anlamaya izin yoktur. Orada bir süre ikamet ettikten sonra Kastamonu’dan birkaç kez Üsküdar’a şeyhini ziyaret etme arzusu ile gitmek istemişse de her defasında izin verilmediğini, ancak son gitme arzusunda olumlu bir netice aldığını beyan eden Mustafa Efendi bu şekilde Kastamonu’dan İstanbul’a döndü. Şeyhinin yanına vardığında onun yanında bir sepet üzüm olduğu ve bunlardan iki salkımının kendisine uzattığını bildiren Devâtî hazretleri, şeyhinin “bunlardan bir salkımından birer tane fukaraya dağıt. Ama sakın iki tane verme hazmedemezler” dediğini ve kalan diğer salkımı da kendinin yemesini söylediğini beyan eder. Orada birçok kimsenin gelip Muk’ad Ahmed Efendi’ye” “Birer tane de bize ver Sultanım” dediği ancak Ahmed Efendi’nin: “Bunlardan size verilmez, bu Celvetî erenlerine mahsustur” diyerek başka kimselere vermediğini söylemektedir.

Şeyhinin “Bu evin anahtarını bunun eline verin” buyurmasıyla kendisine şeyhlik vazifesinin verildiğini bildirmektedir. Şeyhini ziyaret edip seyr-ü sülûkünü tamamlayıp hilâfet aldı. İrşad faaliyetine başlamadan önce ilme yönelerek bir alimin yanında mülazım oldu. 1061 (1651) yılında Molla Kestel Medresesi’nde müderrisliğe başladı. Bir yıl kadar bu göreve devam etti. 1062-1067 (1652-1657) yılları arasında Üsküdar’daki Vâlide Sultan Dârülhadisi’nde Vanî Ali Efendi’nin yerine müderrislik yaptı. 1067 yılında müderrisliği bırakıp Üsküdar’da Arslan Ağazade Mustafa Bey tarafından yapılan, bugün kendisinin adı ile anılan ya da Şeyh camii denilen camiyi tekkeye dönüştürerek irşad faaliyetine başlamıştır. Üç yıl irşadla meşgul olmuş ve bu süre içerisinde vefat etti. Tekkenin bahçesindeki türbesine defnedildi. Vefatından sonra irşad hizmetini halifeleri Abdülbaki Dede ve Fidancı Mehmet efendi devam etmiştir. Devâtî’nin oğlu Divitçizade Mehmet Talib Efendi, Fidancı Mehmet Efendinin yanında tasaffufi eğitimini tamamlayıp Şeyh olmuştur.

Mustafa Devâtî’nin eseri Tuhfetü’s-sûfiyyîn’dir. Tasavvuf yolunda nail olduğu keşifleri ve rüyaları anlattığı bu eserde hayatıyla ilgili bazı kesitlere de yer vermiştir. Mustafa Devâtî tasavvuf yolunda ilerlemenin kolay, ancak kemal noktasında sürekli kalmanın zor olduğunu belirtir. Vahdetin sırlarına erebilmek için halvetin şart kabul edildiğini, halk içinde Hak ile bulunmanın çok güç olduğunu düşünür. Âşıklar, zâhidler ve avam arasındaki derece farkına işaret eden Devâtî âşıkların üzüm, zâhidlerin kavun, avamın ise erik gibi sayıldığını, üzümün lezzetinin herkesçe bilinmesi gibi âşıkların da kıyamet gününde tanınacağını, kavunun lezzeti kesilmedikçe bilinemeyeceği gibi zâhidlerin de ancak ehlince bilinebileceğini, öte yandan eriğin ekşi olduğunun herkes tarafından bilindiğini söyler. (Tuhfetü’s-sûfiyyîn)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website